Öykü- Medihan Polat- Kahvenin Anlattığı

Ben, Vahit. Beyazların Vahit. Anacığının bir tanesi, babacığının kıymetlisi ve bilirim ki evlatlarının, torunlarının çok sevdiği. Torunlarımı envaı çeşit çeşit masallarla büyüttüm. Bir varmış, hiç yokmuş dedim. “Yokluk” bilmeden, “hiç” makamında kalsınlar istedim belki de bilemem. Torun kıymetli azizim, çok kıymetli hem de! Evlat ağaç ise torun onun çiçeği, meyvesi. Nasip etti Yaradan, iki elimin parmaklarından çok torunlarım. Torunlarımın çocukları daha çok!
Sohbete doymuyor benim dedem, bunu iyi biliyorum. Konuşmaya, tatlı dile, güler yüze hep vurgun. Her Cuma namazı çıkışı, O’nu ziyarete gelen kendi gibi bir oda dolusu “arkadaş dedeler” var. İstanbul’un; sokakları henüz asfalt yüzü görmemiş mahallemizde, ellerinde bastonları ile bayramlarda şeker toplamaya çıkan çocuklar gibi şen ama bir o kadar da aksayarak girerlerdi bahçe kapısından.
Bu geliş, dedelerin bana gelirken getirdikleri avuç avuç renkli bonbonlar, bir tepsi dolusu yavaş yavaş içilen keyifli kahveler ve tadına doyulmaz eski zaman hikâyeleri demekti.
“Küçük cezve ile bana da yap anne, n’olur?”
“Kızlar kahve içmez kara olur,” diyor yüzüme bakmadan ve sağ kaşını havaya kaldırarak annem. Hep aynı cevap, hiç sektirmedi hiç değiştirmedi. Ne cevabını ne yukarı kaldırdığı kaşını.
Oysa, bizim taktiğimiz belliydi. Kahveler bitip, annem boş fincanlarla odadan çıkınca dedem göz kırpıyor. Fırlıyorum mutfağa! Fayans tezgâhın üzerinde dizi dizi Kilis porseleni fincanlar. Çok geçmeden aradığımı buluyorum! Yarısından fazlası bırakılmış tek fincan dedemin yani benim fincanım. Yarılanmış, bol telveli fincanı anneme yakalanmadan kafama dikiyorum. Kara kuru kız çocukluğumun sebebi hep bu telveler biliyorum ama nasıl güzel bir aman boş ver!
Ne diyordum? Torun tatlı, evet. İnsan denen mahlûk tatlı, çok sevgili. Sevmese yaratmazdı ya, bildik mi değerimizi, orası muamma…
Mutfaktan hızlıca ve delil bırakmadan kaçıyorum. Kaçıp, dedemin divanına, O’nun yanı başına kaykılıyorum. Her zaman mis gibi kokuyor dedem, gerçekten mis. Annemin tülbent arasında, su damlacıkları serpe serpe ütülediği o poplin pijamasının cebinde bir misk-i amber şişesi var serçe parmağım kadar. Küçük saplı fırçasıyla bilek içlerine ince ince sürer. Ara sıra da şöyle sakallarına değdiriverir belli belirsiz.
Sohbet koyulaşıyor, gün ikindiye dönerken benim başım omzumdan düşüyor, tutamıyorum. Dedemin titreyen parmakları kısacık saçlarımı okşuyor. Rüyalardan bahsediyorlar. Ah, duymaya çalışıyorum ama camdan vuran ikindi ışıkları bile gözlerimin kapanmasına engel olamıyor.
“On iki yıl oldu Mustafa Bey,” diyor dedem. “On iki yıl oldu Ada’dan buralara geleli. Ben daha bir gece olsun buraların rüyasını görmedim. Hep oralardayım. Geceli gündüzlü, uyur uyanık ama hep Adapazarı’nda…”
Cevabını duymuyorum Tebeşircizade Mustafa Bey amcanın. Başımın daha da ağırlaşıp iyice düşmesi yetmezmiş gibi burnuma mis kokular geliyor. Rüya ile gerçek arasında bir yerde ama müthiş bir rayihanın tam ortasındayım sanki.
Derken, dedemin kısacık saçlarımda gezinen eli, elimi tutuyor ve yürümeye başlıyoruz. Dedemin elinden tutup da yürüdüğümü hiç hatırlamam. O’ nu hep, ben doğmadan evvel geçirdiği felç sebebiyle bir takım elbise edası ile taşıdığı pijamalarıyla evin içinde dolaşırken hatırlarım.
Derin derin, kocaman kocaman kokluyorum havayı. Burun deliklerimin açılıp kapandığını neredeyse göz ucumdan görebileceğim.
“Elmaların kokusu bu, dallar dolu mübarek! Güzel değil mi torunum? Ayvalar, narlar sırada şimdi.”
Güneş, ikindinin son sıcaklarını, son ayva sarılarını bırakarak devrilmeye uğraşıyor. Toprak yolda, dev kestane ağaçlarının arasındaki bu sarışın ışıklar masallardaki gibi derin huzmeler oluşturuyor. Benden daha hızlı gidiyor dedemin bacakları, elimi tuttuğu felç görmüş sol eli daha kuvvetli sanki “vatanında açan çiçekler gibi”.
Oradayız.
O yolda, hep bahsettiği o bereketli topraklar üzerindeyiz, biliyorum.
Sağlı sollu böğürtlenlerle ve yabani çiçek çalılarıyla bezenen kayınların, kestanelerin ve ulu çınarların gökyüzüne uzandığı bir yol burası. Arka taraftaki bahçelerdeki ağaçlardan dayanılmaz meyve kokularının geldiği Söğütlü susasında ilerliyoruz dedeli torunlu, tozlu mutlu.
Kuş seslerine meyve bahçelerinde çalışan rençberlerin sesleri karışıyor şimdi. Yamaçtan aşağı yavru köpekleri ile üç oğlan çocuğu yuvarlanıyor durup dururken. Elleri, ağızları elma dolu, yanı başımızdan şen şakrak geçiyorlar. Dedem oğlanların arkalarından ince bir kederle ama gülümseyerek bakıyor. O an fark ediyorum; O’nun çocukluğunun geçtiği yerlerde, koşturduğu tozlu yollarda şimdi birlikte yürüdüğümüzü.
Ah Vahit… Büyüdün de torun mu gezdirir oldun sen rüyalarının memleketinde? Aşk olsun!
Bozulmasın istiyorum başka seslerle bu Söğütlü ikindisinin sessizliği ama durmuyor sekiz yaş kız çocukluğumun kıpırtısı, merak ediyorum.
“Dede, neden geldik buraya? Şimdi nereye gidiyoruz? Dede, dede, sana diyorum!”
Beni duymuyor. Güneşe doğru hızlıca, sanki o batmadan yakalamak ister gibi yürüyor.
Yol, kendiliğinden yokuş aşağı kıvrılıyor. Önümüzde kına renkli topraklar, bereketli Söğütlü Ovası… Manzaranın güzelliği çocuk aklımı neredeyse yerinden oynatacak. Daha önce hiç böyle bir sonsuzluk görmemiştim. Sahilden denize bakmak gibi uzun uzun ama ufukta tek bir gemi bile yok!
Ahenkli bir şiirin ortasında, çok güzel bir tablonun tam karşısındayım sanki. Bölüm bölüm, renk renk ayrılmış tarlalar, sonbahar tonlarını alabildiğine gösteren ağaçlar var gözümün gördüğünce. Kimi kırmızı, kimi sarı, kimi inadına yeşil.
“Haydi kızım,” diyor dedem, daldığım manzaramdan kopuyorum. Ara bir yoldan ovanın tersine devam ediyoruz. Şimdiye kadar yürüdüğümüz susadan daha dar bir yol burası. Artık nereye gittiğimizi sormuyorum. Anladım ki, dedem lunaparkın orta yerinde oradan oraya koşturan bir çocuk şimdi. Hem hepsine binmek istiyor tüm oyuncakların hem de kapanmasından korkuyor rüya bitmeden lunaparkın!
Kayınlar, çınarlar seyrekleşti, insan sesleri gitgide azaldı. Kuşların tekli cıvıldamaları daha belirgin şimdi, bir de ara ara gelen cırcır böceği sesleri…
Köyün mezarlığına doğru yürüyoruz, görüyorum. Çeşit ağaçlar yerini artık Elif selvilere bıraktı. Yıkık dökük bir duvar dibinden geçerek mezarlığa giriyoruz. Dedemin elini istemsizce daha çok sıkıyorum. Korkmuyorum ama tedirginim biraz, evet.
“Korkmayasın torunum,” diyor dedem, “benim anamı babamı ziyarete geldik. Büyük haminne ile büyük dede. Anlatırdım ya, hatırladın mı?”
Hatırlamaz olur muyum hiç? Muhsine Haminne ve Hamit Dede. Dedemin kıymetlileri.
Çok yürümüyoruz. Mezarlığa girdikten sonra üç beş adım ileride, tek bir selvi ağacının altında iki mezar taşı görüyorum. Üzerlerinde biraz ot büyümüş, mezarın etrafı sanki yoldan toplanmış taşlarla çevrili.
Dedem önce ana babasıyla selamlaşıyor. Ardından taşları düzeltmeye, otları yolmaya koyuluyor. Ben de küçük ellerimle yardım etmek istiyorum ama tedirginliğim üzerimde, beni bırakıp bir yere gitmiyor. Dedemin tam dibindeyim, yanından yarım adım dahi uzaklaşmıyorum. Ana babası ile konuşuyor dedem. Gözünden damlayan yaşlar burnunun ucundan; toprağının çoğu göçmüş, otların arasında handiyse kaybolmuş, birbirine kavuşmuş, bir olmuş iki mezarın üzerine damlıyor. Dedemi üzgün görünce içim acıyor ve çareyi göğe bakmakta buluyorum. Güneş hâlen bizimle, küçücük mezarlığın ötelere uzanan canım selvilerinin arasında.
Otları temizledi, taşları yeniden düzeltti dedem, elleriyle topraklarını incitmeden okşadı. Annemin, dedemin nevresimlerini yıkayıp ütüledikten sonra yatağını düzeltmesi gözümde canlanıyor. Yeşil renkli, beyaz çiçekli nevresimleri her seferinde yorgana özenle geçirir, çarşafını yün yatağına gerdire gerdire serer. Şimdi dedem de tıpkı annem gibi, ana babasının yatağını düzeltiyor, yastıklarını kabartıyor, örtülerini seriyor, dudakları hep kıpır kıpır.
“Haydi, torunum, okuyalım duamızı.”
Ellerimizi duaya kaldırdık. Öğrettiği gibi bir Elham okudum, minik avuçlarımı yüzüme sürdüm ki, birden mezarlığa tanıdık bir koku yayıldı. Olmayacak bir koku, taze pişmiş kahve kokusu!
“Ah Gülfidan,” dedi dedem, “deli kız, yine mi yahu?”
Haminne ve dede ile vedalaşıp, mezarlığın yukarısına doğru yürüyoruz. Sonbaharın ılık esintisinin yardımı ile koku daha da belirginleşiyor ve derken manzara karşımıza çıkıyor:
Bir selvi ağacının altında –adının Gülfidan olduğunu az önce öğrendiğim- hafif esmer tenli, şişman sayılabilecek bir kadın kahve pişiriyor. Kahve çekirdeklerini koyduğu yeşil, küçük bir kavanoz, el değirmeni ve sac ayaklı bir ispirto ocağı mezarın hemen yanı başında sıralanmışlar. Annemin emaye cezvelerine benzer bir cezveyi mavi ispirto ocağının üzerine oturtmuş, elindeki kaşıkla ağır ağır kahvesini pişiriyordu. Bir elif selvinin altında, başında beyaz mermer taşı olan, etrafı yine taşlarla çevrili bir mezardı bu. Daha doğrusu bir “çiçek bahçesi”.
“Ah Remzim, beni bırakıp nerelere gittin? Gittin de kahvelerim sensiz kaldı. Ne severdin hâlbuki a benim canım…”
Gülfidan; ninni gibi, yavaştan söylenen bir türkü gibi hem ağlıyor hem söylüyor hem de kahvesini pişiriyordu. Bizim ayak seslerimizle, yere eğilmiş başını “tezgâhının” üzerinden kaldırdı. Gözündeki yaşlar, yüzündeki hasretle karışık acı, bizi görünce belli belirsiz bir sevince döndü.
“Vahit ağabey, geçmedi yine boğazımdan Remzi olmayınca be ya. Çok severdi rahmetli!”
Anladım, der gibi başını hafifçe öne eğdi dedem. Eski bir köy mezarlığında, çiçekli bir mezarın başında, bir kadın kahve pişiriyor ve sevdiceği ile kendi halince hasret gideriyordu. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı, sekiz yıllık ömrümde böyle bir şey görmemiştim! Bundan sonra da görür müydüm, meçhul.
Gülfidan; pişen hatta taşmaya yüz tutan kahveyi ocaktan aldı, mezarın etrafında gezdirerek, çiçeklerin arasından Remziciğine ikram etti. Yine yarı ninnili, yarı türkülü…
Benim bu şaşkınlığıma karşın dedem, sanki her gün gördüğü bir hadiseyi izler gibi sakindi. Başı önünde ama gözünün ucu hep Gülfidan’da, olduğu yerde kıpırdamadan duruyordu.
“İç aslanım, iç afiyet olsun. Ne yapayım, kahve içmeyi çok seversin. Boğazımın orta yerinden bu kahveler sensiz geçmez ki!”
Bir kısa vakit daha dikildi elinde cezve ile mezarın başında. Elinde tuttuğu cezvesiyle, içilmiş kahvelerin fincanlarını toplamayı bekleyen bir ev sahibesi gibiydi.
Gülfidanla tezgâhını toplamaya başlarken göz göze geldik. Dikkatle bakınca, az önce dedemin gözünden toprağa karışan damlaların şimdi onun da yanak ucunda olduğunu gördüm. Gülümsedi. O, biraz önce uğunup duran kadından eser yokmuşçasına güldü gözleri, sıralı beyaz dişleri göründü.
“Ağabey, senin torun mu bu be ya? Çok da tatlıymış maşallah. Kız, kim kesti senin saçlarını öyle kısacık? Paşa kız olmuşsun valla!”
Dönüp baktım dedeme, O da gülümsüyor. Daha önce hiç duymamıştım “paşa kız” lafını ama kısacık saçlarıma yakışan ismi çok sevdim. Hem ismimi hem Gülfidan’ı. Topladığı tezgâhtaki kahve çekirdeklerinin olduğu kavanozdan üç beş kahve çekirdeği uzattı bana, bir de güllü şalvarının belinden kıpkırmızı bir elma çıkardı.
“Al kız, al, çekinme. Sen bakma bana. Boğazından geçememesi benimki, neylersin. Remzim ne severse onları taşır, dağıtırım. Elma senin kısmetinmiş.”
Dedeme bakıyorum, alabilirsin anlamında başını sallıyor. Kahve çekirdeklerini elbisemin cebine bırakıyorum, elmayı dişliyorum. Hep birlikte mezarların yanından tıngır mıngır uzaklaşırken dedem sessizce konuşuyor:
“Yapma Gülfidan,” diyor, “yazıktır, getiriyorsun adamcağıza kahveleri, meyveleri envaı çeşit. Yazıktır hem sana hem O’na. Anla artık…”
“Boğazımdan geçmiyor ağabey, ne yapayım? Benim de elimden gelen bu, ne yapayım?”
Mezarlığın girişine doğru yürürken sessizce bir Elham okuyor dedem, duyuyorum. Gülfidan, küçük çıkınına yerleştirdiği alet edevatıyla “boğazımdan geçmiyor” diye diye bizden uzaklaşıyor. Zaman durmuş gibi, gökyüzü sanki aşağı inmiş, dünya sessizleşmiş gibi ardından bakakalıyorum. Tozlu yolda git gide kaybolan, uzaklaşan bir gölgeye, nihayetinde bir noktaya dönüşüyor Gülfidan, artık göremiyorum.
Dönüp dedemin elini tutmak istiyorum ki çoktan yürümüş gitmiş. Ardından ben de gitmeye çalışıyorum ama bacaklarım sanki benim bacaklarım değil. “Dede!” diye bağırıyorum arkasından, “Dedeciğim, beklesene, beni bırakmasana!”
Dedem, güneşin battığı yönden başını döndürüyor:
“Korkma torunum, ben yanındayım, gel haydi, tut ellerimi!”
Gidemiyorum ama bakıyorum dedem de o yoldan gelemiyor. Gözleri dolu dolu, bana uzattığı iyileşen eli yine titremeye başlamış, neden?
Sanki kendim bir mezar taşı gibiyim şimdi mezarlığın girişindeki yol ayrımında. Gün batıyor artık ve ben karanlık tarafta kalmışım, çok ağlıyorum.
…
“Öyle düşkündü ki dedesine; vallahi kendi acımızı unuttuk onu nasıl avutacağız diye uğraşıyoruz Seher Abla. Ne doğru düzgün uyku uyuyor ne de bir şey yiyor. Varsa yoksa avucunda oynayıp durduğu kahve çekirdekleri. Hayır, nereden buldu onu da bilmiyorum. Biz kahveyi taze öğütülmüş olarak alırız. Ah, çok severdi rahmetli Vahit babam kahve içmeyi, ah… Nurlarda yatsın.”
Medihan Polat




Yorumlar