top of page

Öykü- İbrahim Taş- Nisa'n 4

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 1 gün önce
  • 7 dakikada okunur

Altı yıl geçmiş. Altı tane üç yüz altmış beş gün altı saat. O buruk, biraz da kırgın elvedamızın üstünden yüzlerce gün, binlerce saat fütursuzca geçip gitmiş. 

‎Doktor Nisan, altı sene önce ayrıldığı hastaneye döndü. Dönerken gülen gözlerini geride bırakmıştı. Önceden gözlerimi kamaştıran göz bebeklerindeki ışıltı sönmüştü. Göz yuvalarından yüzüne karamsar bir yorgunluk yayılıyordu. Nisan değişmişti. Saçları artık omuzlarında değil, belinde bitiyordu. Bir de örseydi tam ilkokul öğrencisi, kurdelesi ve yakası eksik. Biraz kilo almış ve en az bir beden büyük kıyafetler tercih etmişti. Konuşmak onu yoran bir eyleme dönüşmüş, dinlemek ise tamamen angarya. Nisan'a bir şeyler olmuştu. Nisan eski Nisan değildi.

‎Oysa ben bu altı yılda yaşamaya devam ettim. Eğer bir şeylere tutunur bir şeyler yaparsam Nisan'ın da hoşuna gider diye düşündüm. Okumaya devam ettim. İkinci bir kitaplık almamı gerektirecek kadar kitap biriktirdim. Yüksek lisansımı bitirdim. Saçlarım biraz döküldü galiba biraz da göbeğim çıktı. Nisan'ın aksine hayat doluyum diyemem ama bir şekilde yaşadım. Ben idare ediyordum, oysa Nisan kötüydü. Yorgundu. Yorulmuştu. Nisan Allah aşkına sana ne oldu?

Nisan’ın geldiğini hastane hekiminin bulunduğu blokta onu ellerinde evraklarıyla sıra beklerken gördüğümde anladım. İş başlangıcı için onay alması gerekiyormuş. Ben dâhil hiç kimseye haber vermemiş. O gün, üzerinde durduğum seramik zemin beni yanına bırakıp her zamanki durgunluğuna kaldığı yerden devam etti. Ağzımdan yarım yamalak bir “hocam” ifadesi ya çıktı ya çıkmadı. Öyle olması gerekiyormuş, işe bir hafta sonra başlayacakmış. Bir süre hekim evinde kalacakmış. Emlakçıyla görüşmüş, beğendiği bir iki tane ev varmış. Yine konuşurmuşuz. Ben ne yapıyormuşum, yeni öykü var mıymış? Şimdilik onu gördüğümü kimseye söylemesem iyi olurmuş. Evini dizmek için yardım isteyebilirmiş. Sıra ona gelmek üzereymiş, beni daha fazla işimden alıkoymamalıymış. Beni arayacakmış.

Nisan’la bu altı yıllık sürede son bir yılı çıkarırsak hep iletişim halindeydik. Mesajlarımızın konusu hep benim öykülerim oldu. Sıra ona gelince hep geçiştirdi. Ne bir fotoğraf ne bir ses. Sadece öykülerimi çıktı alıp özel bir kartonda sakladığını bana attığı fotoğraftan biliyorum. Son bir yıl artık mesajlarıma ve birkaç aramama cevap vermedi. Ben de mahremiyetini ihlal etmemek için bir de, başka bir durum vardır, diye düşündüğüm için ısrarcı olmamıştım.

Nisan hastanede altı ay çalıştı. Ağzı var dili yok. Selamsız sabahsız. Kelimeleri gayet iktisatlı kullandı. Meslektaşları ilkin özel bir ilgi ve çaba gösterseler de çabuk pes ettiler. Nisan yorgun ve yılmış halini herkese çabuk kabul ettirdi. Ben de görünürde kabul edenler arasındaydım ama Nisan’ın bu haline alışmaya hiç niyetim yoktu.

Hastanedeki altı aylık mesaisi boyunca iş gereği sekreterleri ve hemşireleri hariç tutarsam kimseyle diyalog kurmadı. Molaya çıkmadan önce bana mesaj atıyordu. Müsait miyim, eşlik edebilir miyim? İçeride yeterince susmamış gibi bir de dışarıda, temiz havada susması gerekiyormuş gibi davranıyordu. Ben de haliyle bu halinden etkileniyordum. Somurtmamalıymışım, yaşım daha gençmiş, şimdiden böyle yaparsam ilerde nasıl başa çıkacakmışım. Nisan bu molalardan birinde suskunluğunu bozdu. Ağzından çıkan buhar öfkeyle kükreyen vahşi bir kaplanının görüntüsüne sahip olsa da sesinin tonu miskin ve uyuşuk bir pandayı andırıyordu. “Biliyor musun?” diye başladı. “Çok yorulmuşum, yeni fark ettim. Hayata karşı ne bedensel ne duygusal bir direncim kalmamış. Gördüğüm her şey beni rahatsız ediyor. İleriye dönük plan yapan insanlar, para biriktirenler. Yaşamak için çırpınan insanlara tahammül edemiyorum. Yaşamak adı altında yapılan her şeyi kusmuğumla örtmek istiyorum. Sözüm ona sağlıklı yaşamak isteyen insanlara acıyorum. Bilmiyorlar. Hastalığın tedaviden daha doğal olduğunu bilmiyorlar. Senede bir tatile gitmenin hayatı hakkıyla yaşamak olduğunu zanneden insanlarla bir arada kalmak istemiyorum. İdeal diye sunulan burjuva düşleri beni iğrendiriyor. İnsanların umut anlamına gelen bakışlarına maruz kalmak istemiyorum. Zaten bırakacağım, dilekçemi verdim aile hekimliğine döneceğim. Yaşlı amcaların raporlu ilaçlarını yazarım, aşı için köylere giderim. Bilmiyorum, adı hastane olan bir çatının altı bana artık göçük gibi geliyor. Benim çok param birikti, artık harcamıyorum. Bir hayır kurumuna vereceğim. Senin ihtiyacın var mı? Sana verebilirim.

Nisan’a cevap bile verememiştim. Onu ilk tanığımda da makyaj yapmıyordu ama keşke makyaj yapsaydı. Kupkuru dudakları, kaşlarının solgun rengi, tek tokayla toplu tutmaya çalıştığı ve sırtına dökülen saç kırıklarını ona yakıştıramıyordum. Ne olmuştu ya da neler oluyordu? Nihal Hemşireden sonra bir şekilde tüm gözler üzerimdeydi. Şimdi ise Doktor Nisan’ın tek arkadaşıydım. Hâlbuki ben ne bir kimsenin elini tutmuştum ne de başka biri bana bunu teklif etmişti. Her gidenin bir parçamı beraberinde götürdüğünü kim bilebilirdi ki. Eksildiğimle kalmıştım oysa kimsenin bundan haberi yoktu.

Zaten ne yapıyordum ki. Öyküler yazarak dünyayı daha güzel bir yer haline mi getirecektim sanki. Etrafımdaki insanlara hikmetli hikâyeler anlatarak onları kötüden alıkoyup iyiliği mi öğütleyecektim. Sırf kitap okuduğum, büyük laflar ettiğim için büyük adam mı olmuştum? İnsanlara karşı oynadığım büyülü tiyatronun arkasında ne tür acizlikler olduğunu nereden bileceklerdi ki. Evet okuyor olmak, okumamaktan daha iyiydi ama sadece bu kadardı. Güzel yalanlar, insanların meraklanacağı konuları güzel ifadelere dönüştürmek. İşte buydu tüm yaptığım.

Nisan iki ay hekim evinde kaldıktan sonra benim de oturduğum semtten ev tuttu. Küçük bir 2+1. Siparişti, kargoydu, kurulumdu, aboneliklerdi derken taşınması neredeyse bir ay sürdü. Evin yedek anahtarı bendeydi, nöbetlerine denk gelen kargoları ben içeri alıyordum. Yatağını dolabını zaten ustalar kurdu, beyaz eşya zaten yetkili servisin işiydi. İşler yavaş ama sıkıntı çıkarmadan ilerliyordu. Sonunda ev bir şeylere benzedi. Hafta sonu eve taşınacaktı. Elbiselerini toplamıştı. Hekim evinin kapısında beklerken mesaj geldi. “3. Kat, oda 307” içeri girdiğimde resepsiyondaki görevli “Nisan Hanım’ın arkadaşınız değil mi?” diye sordu. “Yukarıda sizi bekliyor, ne kadar sorduysak da yardım istemediğini söyledi.” Teşekkür edip asansöre yöneldim.

Odanın kapısını tıklattım, “bir saniye geliyorum.” Nisan üzerinde askılı bir tişört ve mini spor bir etekle beni karşıladı. Nisan’ı daha önce böyle görmemiştim. İnsanların içindeki Nisan’la baş başa kaldığımızdaki Nisan bambaşkaydı.

Elimi tutmadan yanağıma kondurduğu öpücüğü bininci defa tekrarlıyor gibiydi. Bana sarılırken bir cesede sarıldığının farkında değildi. –Önemi yok ama- aldığım kokunun, şampuanın mı parfümünün mü olduğunu merak ettim. Belki de bu sırrı çözersem yarın öbür gün daha rahat hatırlarım diyeydi. Nisan’a ne olmuştu bana neler yapıyordu böyle! Nisan her şeyden önce güzel bir kadındı. O hayal edilebilirdi, gıyabında âşık olunabilirdi ama bir bedeni olduğu asla düşünülemezdi. Konuştukça güzelleşen, sustukça başka bir güzelleşen Nisan’ın dudakları yüzüme hatıra bırakıyordu.  

Sence üstüme bir şey almalı mıyım?

Değiştirdikten sonra alabilirsin bence.

Ne var ki üstümde?”

Ben de onu diyorum işte, üstünde bir şey yok.

Ne o, yoksa kıskanılıyor muyum?

‎Nisan'ın yüzünde aslında hep hatırladığım ama son zamanlarda görmeye alışık olmadığım gülümseme nihayet gözlerime çalındı.

O zaman bekle de üstümü değişeyim, kıyafetler de hep valizde. 

Dur, Bekle! Ne yapıyorsun? Ben valizleri aşağı indireyim o sırada üstünü değiştirirsin. 

‎Acelem yok, yavaş yavaş indiriyorum. Niye yanımda bu kadar rahat? Neden? Bir erkek olarak görmüyor mu beni? Etkilenirim diye de mi şüphelenmiyor ya da tam tersi kadınlığından umudunu mu kesti? Zaten gittiği yerden neden buraya döndü, başka hastane mi yoktu?

Nisan akıllı, pencereden uzattığı kumandayla arabasının kapısını açıyor. Bavulları bagaja yerleştirip bir sigara yakıyorum. Acele etmeden sigaramı içiyorum. Gözlerimi kısınca Nisan'ın bedeni gözlerimin önüne geliyor, ulaşabileceğim mesafede. Ama ona yaklaşamıyorum. Nisan yukarıdan sesleniyor.

Gelmeyecek misin?

Geliyorum.

Nisan’ı pantolonla görmek beni mutlu ediyor. Bir bavul, sırt çantası ve ufak tefek eşyaları kalmış. Kimin neyi indireceği önceden belliymişçesine eşyalarını aldıktan sonra odanın kapısını kapatıp aşağı iniyoruz. Anahtarı bana uzatarak sürmemi istiyor. Yola çıkıyoruz.

Bu sefer farklı olur mu sence? Ben olsun istiyorum. Sana da zahmet verdim. Eşyalar için değil kendime maruz bıraktığım için. 

O nasıl söz öyle, hem neyin varmış. Herkesin böyle yıkık dönemleri olur. Sen de atlatacaksın.

Ben yıkık değilim, tamam mı?

Şu fevriliğini üzerinden at önce, yoksa hiçbir şeyin düzeleceği yok. 

Üstüme başıma da dikkat edeyim mi, herkesle de arkadaş olmayayım mı? Var mı eksik yaptığım başka bir şey?

Nisaaan.

Nisan kendinde değil. Allah’tan farkında. Eşyaları evine beraber çıkarıyoruz.  Saatin geç olduğunu bahane ediyorum, kahve ikram etmeden bırakamayacağını söylüyor.

Kahve makinesinin bu kadar hızlı olduğunu bilmiyordum. Kanepenin ucunda, yüzü bana dönük bir şekilde bağdaş kurmuş. Ona içimi güzelleştiren mısralar okumak istiyorum. O an için şair olup yüzündeki ilhamı hasat etmek istiyorum. Nisan sen benim cananımsın ama canımdan da önce gelirsin. Sessizliğin gözlerime sunmuş olduğun bir lütuftur. Karşında olmak bir gün yanında olacağımı bildiğim için katlandığım bir çiledir. Saçlarını mürekkeple… 

***

Nisan evine taşındıktan sonra da halinde tavrında hiçbir şey değişmedi. O süreçte tek yaptığı şeyin dizi izlemek olduğunu biliyorum. Sonradan bir de günlük tutmaya başladığını bana söyledi. Altıncı ayın sonunda dilekçesine cevap geldi. Nisan artık aile hekimiydi. Sevinçliydi. Bana mesaj atarken emoji kullanıyordu.

İşten izin aldığım bir gün elimde büyük bir demet çiçekle Nisan’ın çalıştığı sağlık ocağına gittim. Hekim evinde yanağıma kondurduğu öpücüğün ikiziyle burada tanıştım. Nisan mutluydu. Saçlarını henüz kısaltmamıştı ama biliyordum yakında kuaförün yolunu tutacaktı. Bu yaz Nisan’a iyi gelecekti.

Mayıs ayı yarılanmıştı, yaz tam anlamıyla başlamak üzereydi. Artık Nisan’la hem çalışma günlerimiz hem de tatil günlerimiz uyuşuyordu. Mesaiden sonra uzun yürüyüşler yapmaya başladık. Belediyenin tertiplediği halk konserlerinden hiçbirini kaçırmadık. Her akşam termosunda getirdiği kahveyi beraber içtik. Uzun uzadıya sohbetler ettik. Hiçbir anlamı olmayan, saçmanın dibini sıyırdığımız konularda espriler yapıp güldük. Zamanla koluma girmeye başladı, yorulduğumu söylediğimde ellerimden tutarken hiç yabancılık çektiği bir işi yapar gibi davranmadı. Nisan galiba en iyi arkadaşım olmuştu, ben de onun. Yine bu akşamlardan birinde ona cesaret edip ne olduğunu sordum. Dönüş sebebini.

Anlatmak istemiyorum ama bilmeye hakkın var. Kandırıldım, her şey yine çok güzel olacak sandım. Birine çok anlam yüklememem gerektiğini anladım. Kimse için hayatımda büyük değişiklikler yapmam gerektiğini fark ettim. Bence insanlar birbirinin düzenini bozmadan hayatlarının parçası olmayı başarmalılar. İnsan karşısındakinin hayatında bu kadar söz sahibi olmamalı. Arkadaş olmak, sevgili olmak yerine işgalci oluyoruz. İnsan kimin hayatına girerse girsin ya da kimi hayatına alırsa alsın bozmadığı çizgileri olmalı. Yani beni eğlendiren, zamanı unutturan her şeyi bir kenara bırakıp bunu birinden hatta bir erkekten beklemenin ne kadar yanlış olduğunu öğrenmek bana çok pahalıya mal oldu. Yanlış anlama sen öyle değilsin. 

Nisan ne demek istediğini anladım, anladım ama bir şey anlatmadığının da farkındasındır umarım. Kaç zamandır hep böyle soyutlayarak konuşuyorsun. 

Konuyu kapatalım mı? Gerçekten! Düzeldiğimi hissediyorum. Onun adını ağzıma almak istemiyorum. Lütfen sen de ısrar etme. Eğer biraz olsun düzeldiysem bu senin sayende oldu. İyi ki varsın. 

Nasıl ki havalar ısındıkça toprak da ısınıyorsa Nisan ve ben de birbirimize öyle ısındık. Hafta sonu gündüzleri uyuyarak, geceleri ise parklarda, yürüyüş yollarında geçiriyorduk. Refüjleri sulayan fıskiyelerden kaçmak, çantasını kucağıma fırlatıp benden kendisini yakalamamı beklemesi, dinleyeceğimiz müziğe onun karar vermesi, dondurmamın üzerindeki çikolata tabakasından çalarmışçasına ısırması, her zaman  benden önce  bitirdiği suyu ve benim suyuma musallat olması, bir şarkıyı en kötü nasıl söyleriz dercesine sesimizi kötü ve boğuk hale getirerek söylediğimiz şarkılar, çocuk şarkılarını arabeske dönüştürerek söyleyip yaptığımız efkâr saatleri ve tokuşturarak içtiğimiz kahvelerimiz. Artık benim için güzelin anlamı Nisan'la geçirdiğim saatlerdi. Ama işte karınca emeğiyle inşa ettiğim bu şey her ne ise artık vahşi bir balta darbesiyle tekrarlanmamak üzere son buldu.

‎Plastik cerrahmış. İstanbul'daki düzenini onun için bırakıp gelecekmiş. Kliniğini de kapatacakmış. Tüm hastalarını onun için bırakıyormuş. Yaptığı ve yapmadığı her şey için pişmanmış. Bir şans daha istiyormuş. Bu sefer başka olacakmış. Ne karar vereceğini bilmiyormuş. Tek danışabileceği kişi benmişim. Ne yapmalıymış, kafası çok karışıkmış.

‎Nisan'la koca bir yazı iyinin, güzelin ve mutluluğun başkentine dönüştürecekken ne iriliğinde olduğunu bilmediğim dolu tanelerine tutuldum. Nisan en iyi bildiğini yapıp gidecekti, ben yine en iyi bildiğim şekilde kalacaktım. Değişen hiçbir şey yoktu. Kursağımda yeni bir cenaze töreni tertip edecektim.


İbrahim Taş

Yorumlar


bottom of page