top of page

Öykü- Sibel Karaca- Biz Bu Oyunu Bozarız

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 11 dakika önce
  • 6 dakikada okunur

Nuniş, mahallemize sessiz sakin bir şekilde geldi. Fakat geldiği gibi gidemedi. Gidişi epey gürültülü ve sancılı oldu. Tam olarak çözemedik, çokça izledik, bolca dedikodusunu yaptık. Ona gösterdiğimiz yakınlık çoğu zaman merakımızı gidermek için yaptığımız sahtekârlıkların süslü kılıfıydı. Nuniş, hayatımızda kısa bir öykü gibiydi. Girişi merak uyandıran, sonucu her birimizde vicdan ve acı yükü bırakan bir öykü… Gelişme mi?

Nuniş ismini benim küçük oğlan taktı Nuriye’ye. Mahalleye geldiği ilk günden çok sevdi onu. Çocuklar bazı şeyleri bizden evvel mi anlar bilemedik. Kaynanası, kocası ve bebeği ile mahallemize taşındıkları ilk günlerde belli belirsiz bir merak sardı hepimizi. Çarşıda pazarda, mahallenin bakkalında, çocuk parkında, altın günlerinde havayı kokladık durduk. Öyle çok gelen giden, taşınan olmaz bizim mahalleye. Gitgide hevesi kalmayan gıybetimize bir canlılık getirdi Nunişler. Ölüyoruz meraktan ne oluyor diye. Bazen çocuğun eline bir tabak el açması börek tutuşturup gönderiyoruz, bazen pazara giderken hadi sen de gel bahanesiyle kapısını tıklatıp evin içini kolaçan ediyoruz. Artık ne görürsek… Merakımızı giderecek malzeme çıksın da... Üzerindeki kıyafetten titiz mi rahat mı, bakışlarından uykulu mu yeni mi kalkmış, gece ağlamış mı yoksa kocasıyla mı oynaşmış ne var ne yok yorumluyoruz. Dedikodu yeteneğimizi pekiştiriyoruz her seferinde.

 Rastgele kırpılmış da yeni uzamaya başlamış gibi yamuk yumuk siyah saçlar, iri iri ha fırladı ha fırlayacak gibi duran memeler, boynunda mavi boncuklu plastik bir kolye, kollarında renk renk boncuklu bilezikler var Nuniş’in. Kıyafetleri rengarenk. Sarı, yeşil, mavi, kırmızı, pembe. Tombul kırmızı yanakları daima gülümseyen yüzüne aşırı yakışıyor. Nuniş’in böylesine albenili, şen kahkahalı olması tabii ki bizim mahallenin kadınlarını önce şöyle bir silkeledi. Alenen yapılan dediler ve kodular, balkonlar arası camdan cama laf çarptırmalar, kapı baca gözetmeksizin uçuştu.

“Olur mu canım bu kadar rahatlık.”

“Di mi ama şekerim.”

“Hafif meşrep midir nedir tövbe estağfurullah.”

“Yok artık, kadının bebesi kocası var ayol.”

“Olsuunn, neler görüyoruz, duyuyoruz televizyonlarda.”

Merakımız, hasedimiz giderek artınca taktik değiştirdik. Alalım hele bir içimize, gidelim evine, çalalım kapısını, eşyasına, haline tavrına, mutfağına dolap içlerine şöyle bir bakalım dedik. Buralarda yeni gelen komşuya hoşgeldine gitmek hem adetten değil mi? Aradan koskoca bir ay geçmişti. Kapı önünde, markette, şurada burada rastlıyor, ayaküstü ağzından tatlı tatlı laf alma muhabbetlerimize sevecenlikle devam ediyorduk. Nuniş mutlu yüzü ile kısa kısa cevaplar veriyordu. Bir tuhaflık da yok değildi halinde tavrında. Tam da orayı eşiyorduk. Bakalım altından ne çıkacak? Ara sıra bebek arabasında bebeğini gezmeye çıkarıyor, kara kuru değnek gibi nemrut suratlı kocası gölgesi gibi peşi sıra dolanıyordu. Şöyle bir yalnız yakalayıp ağız tadı ile nedir ne değildir öğrenememiştik ki. Bir akşam yemekte benim herif, “Bu karı kurutmuştur adamı,” deyiverince kaşık elimden çorba tabağının içine düşüverdi. Yok bu böyle olmayacaktı. Bu Nuriye gemi azıya almadan olaya el koymak farz olmuştu.

Ortada ne bir olay ne de abesle iştigal bir durum vardı. Lakin içim rahat değildi. Dedikodu kazanının altı alev almıştı bir kere. Dedikodular birleşip olmayanı oldurunca bende de sigortalar atmıştı. Beni sözcü seçti bizim kızlar. En iyi sen yaparsın dediler. Benim de canıma minnet. Benim evde bekleyen meraklılara acil haber yetiştirme telaşıyla çaldım yeni komşunun kapısını.

“Nunişçiğim sabah sabah rahatsız ettim seni de ama...”

“Nuniş mi?” Koyuverdi kahkahayı.

“Ah canım benim… Benim küçük oğlan sana Nuniş aşağı Nuniş yukarı diye diye bizim de ağzımıza şey etti, şey…sakız hah sakız etti.”

“Ah ben pek bi sevdim bu ismi. Kabulümdür, rahat olun.”

“Kusura bakma n’olur.”

“Yok yok rahatlıkla Nuniş diyebilirsiniz.”

Konuşurken bir yandan da parmak uçlarıma yükselip çaktırmadan içeriye bakmaya çalışıyordum. Kara kuru Hayri Bey’in o kavruk yüzü ile karşılaşınca tabanlarım yere çöküverdi.

“Hayriciğim bak mahalleden komşumuz Aysel Hanım.”

“Ay ben sizi rahatsız ettim. Tam da şey diyecektim laf lafı açtı. Bugün sana mahallece hoşgeldine geleceğiz. Allah aşkına bir şey yapma, bak Allah adı verdim sen emzikli kadınsın.”

Nuniş’le kocasının anlık bakışmalarını yakaladım. Adam iyice karardı, bozardı kadının yüzü düşer gibi oldu. Benden kaçar mı? Cevap vermelerine fırsat vermedim.

“Biz her birimiz bir şey yapacağız, sen çayı demle yeter,” diyerek şıpıdık terliklerimle koşar adım kaçtım. Sırları ile gelmişlerdi ama sırları ile yaşamalarına müsaade etmeyecektik. Biz bu oyunu bozarız Nuniş Hanım. Gör bak. Giyinip süslenip, takıp takıştırıp çaldık Nuniş’in kapısını. Hepimizin elinde, hünerlerimizi gösterdiğimiz tabak tabak yiyecekler. Cıvıl cıvıl karşıladı yine bizi. Koca memeleri yine meydanda, mahallenin delisi gibi ne kadar incik boncuk varsa takmış takıştırmış. Oturduğu koltuktan kalkma zahmetine bile girmeyen kayınvalidesi Zekiye Hanım tek tek hepimize elini öptürdü ya neyse. Hepimiz sıralandık bir koltuğa. Nuniş, taze anne olmanın verdiği heyecanla sürekli bebeğinden bahsediyordu ama bir kez olsun yüzünü görememiştik kızı Leyla’nın. Nazarımız değer diye yanımıza çıkarmayıp odadan odaya götürüp duruyordu çocuğu. Kaynanasının gözleri bir Nuniş’in üzerinde bir bizim üzerimizde fıldır fıldır dönüyordu o ara. Belki de o tembihlemişti çıkarma çocuğu diye. Neyse… Her birimize ayrı ayrı görevler verdik gelmeden. Birimiz Nuniş’in dediklerini bir bir aklına kaydedecekti, ben kaynanayı gözden kaçırmayacaktım, diğerimiz de evin her bir köşesini her bir toz zerresini aklına yazacaktı. Öyle ahım şahım bir eşyaları da yoktu hani ama bal dök yala öyle temizdi. Ben çocukları büyütürken bok götürüyordu evi affedersin. Sakız gibi bembeyaz tüller, pırıl pırıl mavi kadife koltuklar, kolçaklarında kolalı dantel örtüler. Masanın üzerinde kristal vazonun içinde mis gibi kokan nergisler. Halılar desen tertemiz, el dokuması belli. Hiç göründüğü gibi aklı evvel değil galiba bu Nuniş. Yol yordam biliyor. Kapı girişine sıralamış terlikleri, girişte hepimize limon kolonyası. Her birimizin getirdiği kısırı, böreği, poğaçayı itinayla serdiği beyaz keten masa örtüsünün üzerine sıraladı. Muhtemelen çeyizinden çıkardığı pasta takımı, beyaz iş kumaş peçeteleri ile bir sunum yaptı ki ağzımız açık kaldı. Banyodaki insanın elinden bırakamadığı yumuşacık havlular, havluların ucuna dikilen el emeği göz nuru danteller neydi peki. Vallahi maşallah. Belli ki temizliği, titizliği, hamaratlığı ile kaynanasının, fingirdekliği ile de kocasının gözünü boyamıştı. Velhasıl bir kusur bulamadık. Bulamadık ama normal olmayan bir şeyler de vardı sanki. Hani bazen isimlendiremez, tarif edemezsiniz ama hissedersiniz ya. Öyle. Gizemlilerdi, değişiklerdi ne bileyim. Ya da biz her zamanki gibi yine malzeme arıyorduk kendimize.

Ziyaretimizden kısa bir süre sonra ortalarda pek gözükmedi Nuniş. Ara sıra duyduğumuz fısıltılı konuşmalar daha yüksek bir tonlamadan devam etti. Anlam verip bir bütünlük yakalayamıyor, Nuniş’i tek başına kıstıramıyorduk. Bebeği gezmeye çıkarttıklarında hep uyuduğu için -ancak dışarıda uyuduğunu söylüyorlardı- şöyle kucağımıza alıp kime benziyor diye bakamıyorduk bile. Tam bir hamle yapıyor, sevelim azıcık diye uzanıyoruz hemen bir müdahale geliyordu Nuniş’ten. Öpücük hastalığı mı varmış ne tövbe estağfurullah o da neyse. Kimse elleyemiyor, bakamıyor. Bu suretle kararımız kesindi. Çocuk gayrı meşru. Bu fingirdeklikle Nuniş kesin başkasından peydahlamış, vicdanlı koca ve kaynana sabiye kıyamamıştı. Adam sırılsıklam aşıktı Nuniş’e. Ağzından girmiş burnundan çıkmıştı kocasının belli.  Gidecek bir yeri olmayan zavallı kayınvalidesi de istemeye istemeye gelini kabul etmek zorunda kalmış, Nuniş ile aynı çatı altında yaşamaya mahkûm olmuştu. E kadın ar namus, yol yordam bilen eski kadındı. Ondandı bu kadar suratsızlığı. Utanıyordu belli. Gariban yavru da artık kimden peydahlandıysa ömrü boyunca bu lekeyi alnından silemeyecekti. Ailenin sırrını çözmüştük işte. Bizden kaçmaz. Ama nedense kimse tam anlamıyla rahatlayamamıştı. Eksik parçalar vardı. Oturmayan taşlar. Bu sebeple tavrımızı belli ettik öyle yağma yok. Örüverdik duvarımızı, yüzlerine de vurmadık sırf Zekiye teyzeye hürmetimizden.

Biz sakinleşip elimizi ayağımızı çektikçe evdeki gürültüler, ağlamalar, yüksek sesle konuşmalar, kapı çarpmalar artmaya başladı. O sakin, ağzı var dili yok, başı önünden kalkmayan adamın kendinden beklenmeyen davudi sesine, Zekiye teyzenin yalvarmaları, Nuniş’in ağlamaları karışıyordu. Haydaaaa al sana yeni bir mevzu. Çok geçmedi. Biz bütün bunlara anlam vermeye, yeni bir hikâye kurgulamaya çabalarken bir gece yarısı ambulansın acı sesi ile fırladık evlerimizden.

Zekiye teyze dövünerek, yemenisi kafasından düşmüş, yarısı kınalı yarısı beyazlamış saçları uçuşarak bir gelininin, bir üstünü başını yırtan oğlunun arasında koşuşup duruyordu. Çaresizce çırpınıp davudi sesi ile yeri göğü inleten koca, sedyeye bağlanan Nuniş ve iki kişinin kollarına girerek ambulansın kapısından içeri oturtulan Zekiye teyze. 

Bütün olan biteni ağzımız beş karış izledik. Ne kıpırdayabiliyor ne konuşabiliyorduk. Çoluk çocuk olduğumuz yere mıhlanıp kaldık. Evin kapısı ardına kadar açık. Birkaç komşu birbirimizden cesaret, destek aldık. Besmelelerle evden içeri adımımızı attık. Her yan darmadağın. Şaşkın şaşkın bakınırken benim küçük oğlanın çığlığı ile yerimizden fırladık.

“Leyla bebeeeekkkkk!”

Arkamızı döner dönmez biz de çığlığı bastık. Oğlum yere oturmuş dağılan eşyaların arasından bir elinde oyuncak bir bebeğin başı, diğer elinde gövdesi.

“Ne Leyla’sı ne diyorsun çocuğum?”

“Bu işte, Nuniş’in Leyla bebeği…”

Ne kadar vakit geçti bilmiyorum. Yerde dağınık eşyaların arasında çıt çıkartmadan oturuyorduk. Ne düşüneceğimizi ne diyeceğimizi ilk defa bilemiyorduk.

“Kabullenemedi yavrucak, kabullenemedi,” dedi Zekiye teyze.

Perişan haline bakakaldık. Durduğu yere çömeldi, çöktü kaldı orada. Yaşlı gövdesini alabora olmuş gibi sağa sola sallıyor, feri kaçmış gözlerinden pıtır pıtır yaşlar dökülüyordu.

“Kabullenemedi bir türlü. Emzirirken uyuyakalıp bebeğini kendi sütüyle boğduydu. Ah benim bahtsız gelinim… Bu cansız, ruhsuz bebek ile tutundu hayata.”

Kesik kesik konuşuyor nefesi daralıyordu.

“Tutunduğu hayatın başını koparıverdi benim deyyus oğlan. Sabredemedi, zamanla dediydi doktor zamanla…” Sustu Zekiye teyze. Cebinden çıkardığı mendiliyle kuruladı gözlerini.

Oğlanın elinde olan Leyla bebeğin başı, bir gözü açık bir gözü kapalı şekilde bize pışııkkkk yapıyordu sanki.


Sibel Karaca

Yorumlar


bottom of page