top of page

Öykü- İlhan Gerimterli- Çaput

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 3 gün önce
  • 3 dakikada okunur

Kırk günlükken bembeyaz atletten yırtılma bir çaputla çatmışlar çenemi. Ölmüşüm ben. Ağlamaklı gözler arasında minicik bedenim salonun orta yerinde ebediyete hazırlanmış. Halil Amca’ya kuran okutma merasimi akıllara gelmese, diri diri gömülecekmişim. Hıçkırık seslerinin “fırk” sesiyle karıştığı anlarda fark etmiş benim yaşadığımı. Ağzımdan çıkan salyalar beni hayata tutmuş. Anında fırlatıp atmış çaputu, yaşamın nefesini vermiş bana. Dönmüşüm ölümden Halil Amca olmasa. O gün öğrendim: incecik bir bez parçası kaderi büker. Renklerin peşine düşmüşken yolum beni direnişin sessiz bir sembolüne dönüştürmüş. Parlayan gözler arasında bir anlık ölümüm bile ablam ile abimin şımartılacağı sahte bir gelecek olmuş adeta.

Uzunmuş hayat herkesin kısa dediğine bakmayın. Kederler bitmediği sürece zaman uzundur bu alemde. Acı, yoksunluğun ve yoksulluğun küflü meyvesidir. Mutluluk gelmese de genlerden, ona ulaşmak zordur. Benim de acılarım fırlatılmış bir çaputla ve ellerini hiç tutmadığım bir adamın kara elmas uğruna toprağın altında bıraktığı nefesiyle başlar hikâyem.” İkinci bir adam baba olabilir mi bana? Zorunluluktan oluyormuş demek ki.  Annem saklamış çaputu yıllarca. Kaderimmiş o çaput benim. Bir bez parçası ne kadar da umutmuş bana. Şimdi yanımda o bez parçası. Her öldüğümde çıkarırım cebimden silerim gözyaşlarımı. Her gün ölmesem de sıkça ölüyorum bu hayatta. Her gün ölmek zor. Ama bu kadarcık ölüm bile sürüklüyor beni dip kuyulara.

Ayakkabımın deliğinden ne kadar görebilirdim hayatı? Ya da ne kadar sığınabilirdim gıcır bir ayakkabının vermiş olduğu o hazza? O delikten sızan rüzgâr her adımda parmağımı ısırırken, dünya da aynı yerden akıp gidiyordu içime. Toprak kabarıyor, soğuk vuruyor ve ben küçülüyordum.

Mahallede çocuklar koşardı. Ben parmak ucuma basıp yürürdüm. Delen rüzgârın sesi bile ayıplardı beni. Sanki suçluydum. Her hafta gidilen ayakkabı tamircisi bile, “yamalı çocuk yine mi sen?” derdi bakışlarıyla. Her hafta verilen tamir parasıyla alınamaz mıydı yeni bir ayakkabı? Cahillik miydi yoksa fakirlik mi? Annem, horlayan adama ağlardı. Gözyaşları ayakkabının bağcığını bile almaya yetmezdi. Fark edilirdim. “Ayak parmağı görünen çocuk” olurdum, herkesin gözünde. Halbuki gamzem güzeldi benim. Neden kimse gamzeme iltifat etmezdi? Gülerlerdi. Ben de gülerdim ağlamamak için. Gülüşümün kenarına utanç takılırdı, çıkaramazdım. Sınıfta söz hakkı istesem bile parmağım delikten çıkan ayazı hatırlardı önce; sonra kelimelerim geri kaçardı. Çaputum ne kadar döndürebilirdi?

Lise yıllarında komşu çocuğunun kıyafetleri getirildi poşet içinde. Ağır bir naftalin kokusunun yükseldiği poşet açıldığında annemin sesi yankılandı kulaklarımda: “Tertemiz, az giyilmiş.” Gömleği giydiğimde omuzlarım düşerdi. Sanki gömlek değil bir başkasının hatırası dolaşırdı üzerimde. Kol boyu bileklerimi geçip avuçlarıma kadar inince, ömür de üzerime uzun gelirdi. Her yeni kıyafet, bir geçmişin devredilmiş yükü gibiydi; kim bilir hangi çocuğun gülüşü, hangi akşamüstü teri sinmişti kumaşa…

Okulda bir kız, “O gömlek biraz büyük değil mi?” dedi. Mırıldandım, “Büyürüm,” dedim. Ama büyüyemedim. Kıyafet her adımda hışırtı çıkarıyordu. Her hışırtı, içimdeki çocukluk ezikliğiyle birbirine sürtünüp kıvılcım saçıyordu. O kıvılcım büyüdü, koca bir iç yangını oldu. Ama dışarıdan kimse görmedi. Benim içimde yangın, yüzümde kül…

Yıllar geçti. Kıyafetler değişti ama içimdeki yamalar hep yerinde kaldı. Her başardığımda birileri çıkıp, “Şans işte,” dedi. Ne gururum kabardı ne de gözlerimin ayaklarımın ucuna çakılı kalmasını engelleyebildim. Her çabamın ardından içimdeki o ses yine fısıldadı: “Sen zaten yenik başladın. Hak etmiyorsun.” Bu sesi susturmayı hiç beceremedim. Ve belki de en kötüsü, o sesin artık bana ait olduğunu fark etmemdi.

Birikmiş eksiklerim sırtıma çöktükçe, kürek kemiklerim içeri doğru göçtü. İnsan omzunda görünmeyen çuvallar taşır ya… Benimkiler doluydu: dışlanmalar, yoksunluklar, yamalı özgüvenler, başkasına ait kıyafetlerin ağırlığı… Ve hepsi birden itiyordu beni, her gün küçük bir ölüme.

Bazı sabahlar aynaya bakınca kendi suretimi seçemezdim. Gözaltındaki morluklar, Alnımdaki kırışıklıklar, çenemin hemen altındaki titreme birleşir, boğazda sıkışıp kalan bir soruya dönerdi: “Ben, kimden ödünç alınmış bir hayatı sürüklüyorum?” Cevapsız kalınca, bana en tanıdık olan karanlığa doğru süzülürdüm. Dip kuyuların soğuk taşları gibi kelimeler birikirdi içimde. Bir süre sesim çıkmaz. Sessizliğim bile yorulurdu.

Sonra elimi cebime götürürdüm. Her seferinde. Çaput oradaydı. Kırk günlükken çeneme bağlanan, hayatla ölüm arasına gerilmiş o ince çizgi… Şimdi ellerimde. Yumuşaklığı bana hiç yaşamamış bir çocukluğun sıcaklığını verirdi. Belki de çocukluğumun tek tanığıydı o çaput; kimse hatırlamasa da o biliyordu.

Her öldüğümde, o çaput nefes olurdu. Silerdi gözyaşımı, yatıştırırdı boğazımdaki düğümü, korkuyu gevşetirdi. Ve ben her defasında bir bez parçasına tutunarak yeniden yüzeye çıkardım. Ama şunu öğrendim: İnsan bazen bir kez değil, aynı eksikliklerle bin kez ölür. Benim her ölümüm, çaputun avucumda ısındığı yerde saklıdır. Ve her dirilişim, o çaputun verdiği nefesle başlar.

Ne ayakkabımın deliği kapandı ne ömrümün dikişleri düzeldi. Ama elim cebime gittiğinde bilirim: Bir bez parçası bile tamamlanmamış bir hayatı bir anlığına toparlayabilir. Ve ben, her karanlık inişinde yeniden doğarım. Çaputumla. Kendimden kalan tek sağlam şeyle.


İlhan Gerimterli

Yorumlar


bottom of page