Öykü- İlknur Türkoğlu- Güve

O gün o evden çıkarken yanıma hiçbir şey almadım. Oğuz Bey, odasındaki dolabın kapağını açtığı anda içinden fırlayan binlerce güve, sadece yatak odasını değil, evin her yerini işgal etmiş, yiyebildikleri her şeyi, koltuk döşemelerini, halıları, fotoğrafları, mektupları, oymalı büfeleri, masadaki peynirleri, kuruyemişleri, yerdeki beyaz döküntüleri yiyorlardı. Son olarak güvelerin antredeki o muhteşem sandalyenin üzerini tamamen kaplayıp yemeye başladıklarını gördüm. Daha bir saat önce heyecanla girdiğim kapıyı korku ile açıp kendimi dışarıya attım.
Bir saat önce, Moda’nın denize bakan sokaklarının birinde, Cumhuriyet’in Batı hayranı yeni zenginlerinin büyük camlı, geniş balkonlu eski apartmanlarından biri olan Ata Apartmanı’nın önündeydim. Gelen mesajda yazan adresin kapısını çaldığımda, hakkında yazılan haberlerdeki bütün fotoğraflardan en az yirmi yıl daha yaşlı ama çok şık bir adam karşıladı beni. Belli ki ben ziyaret edeceğim diye özenerek hazırlanmış, kemik çerçeveli gözlüklerinin üzerinden küçük, grimsi gözleriyle bana bakıyor. Emin olmak için “Oğuz Bey siz misiniz?” diye sordum. Büyük bir kibarlıkla elimi sıkarak içeri buyur etti. Geniş antreye adım atar atmaz kolçaklı, mor kadife döşemeli Art Nouveau sandalye dikkatimi çekti, bir an duraksadım.
“Lütfen, ayakkabılarınızla girin Neşe. Ortalık biraz dağınık kusura bakmayın, temizlikçi kadın yarın gelecek.”
“Ne hoş bir sandalye bu Oğuz Bey.”
“Annemden kalma, yemek takımından. Buraya koydum, ayakkabılarımı giyip çıkarırken oturuyorum.”
Minik güllerden oluşan muhteşem ahşap oymalı, müzelere layık bu nefis sandalyenin bu kadar hor görülmesine çok üzüldüm. Salona girince şaşkınlığım daha da arttı, o ise eski TRT spikeri Türkçesi ve tok sesi ile devam etti.
“Annem mobilyaların hepsini İtalya’da yaptırmış zamanında. Bu kadar büyük masa da neyin nesi diyebilirsin. Ankara’daki evimize çok gelen giden olurdu. Kalabalık akşam yemekleri, davetler, o zamanlar öyleydi hayat. Onlar ölünce bana kaldı hepsi. Bir sürü eşya, ıvır zıvır, atmaya kıyamıyorum, oğlanla kızın da umurunda değil hiçbiri.”
Tablo ve siyah beyaz fotoğraflarla dolu duvarlar, biblo ve kristal dolu büfeler, Limoges porselen parçaları, Tiffany abajurlar, Bohemya avizeler, yerlerde kıymetli halılar, hepsi toz içinde. Hangi birine bakacağımı şaşırdım. Duvarlardaki siyah beyaz fotoğraflardan birine gözüm takıldı. Antredeki sandalyenin aynısına dimdik oturmuş, Oğuz Bey’in şimdiki haline çok benzeyen ciddi bakışlı bir adam, bir yanında çok şık bir kadın ve diğer yanında ergenliğe yeni girmiş Oğuz. Fotoğrafta duvarda asılı olan sarkaçlı Nacar saat bile hâlâ karşı duvarda aynı yerinde duruyor ama sarkacı durmuş.
“Bakın,” dedi, “şu fotoğrafta Menderes’in yanındaki babam ve annem, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında. Şuradakinde de babamla Celal Bayar, bir temel atma töreninde. Şu büyük olanı benim sünnet törenimde çekmişti bir gazeteci, atın üzerinde subay kıyafetli ben, altı yaşımdayken. O zamanın gazetelerinde çıkmıştı sünnet törenim. O kadar çok fotoğraf albümü, babamın pul defterleri, yıllar boyunca gelen mektuplar, kartpostallar var ki dolaplarda, başka bir gün geldiğinizde onlara da bakarız.”
“Oğuz Bey, mesajınızda bahsettiğiniz değerli kâğıtlara bakmaya geldim. Önce onları halledelim isterseniz. Sonrasını konuşuruz.”
“Acele etmeye gerek yok, daha akşama bir sürü vakit var. Önce oturun biraz soluklanın, size bir şeyler ikram edeyim.”
O, salona bitişik mutfak kapısında kaybolurken, ben de pencere kenarında duran masadaki sandalyelerden birine oturdum. Televizyonun karşısındaki kolçaklı sandalye antredekinin eşi ama döşemesi daha çok yıpranmış, çökmüş, demek ki bu sandalyede çok oturuyor. Sandalyenin altına beyaz kum ya da ekmek kırıntıları dökülmüş gibi, aynı kırıntılardan salonun koyu renk parke zemininin her yerinde var, demek ki bahsettiği temizlikçi kadın epeydir gelmemiş. Evle deniz arasında büyük ağaçlı eski bir bahçe var. Etrafta Oğuz Bey’den başka kimse yok. Birkaç hafta önce Mimar Oğuz Sedad Türksoylu adıyla bir mesaj aldım: “Sayın Neşe Hanım, mezat şirketinize internette denk geldim, biraz araştırma yaptım, bana güven verdiniz. Elimden çıkarmak istediğim değerli pullar ve mektuplar var. Uygun bir vaktinizde Moda’daki evime teşrif edip incelemeniz mümkün olursa minnettar olurum. En derin saygılarımla.”
Bir müzayede evi için bulunmaz bir fırsat, hemen görmeliydim. Oğuz Bey, Teknik Üniversitede mimarlık eğitimi almış, yüksek lisansını Almanya’da yapmış, bir süre orada yaşamış, babası Demirel hükümetinde İçişleri bakanlığında önemli bir bürokrat, kısaca güvenilir bir profil. Yine de buraya yalnız gelmese miydim diye düşünürken “Bak sana en sevdiğin mezeleri hazırladım,” diyen sesi ile kendime geldim. Hangi mezeleri sevdiğimi nereden bilebilir ki? Belki de kendi en sevdiği mezelerden bahsediyordur. Kahverengi lekelerle kaplı buruşuk elinde taşıdığı gümüş tepsideki kuruyemiş kaselerini, peynir tabağını ve şarap bardaklarını masaya koydu.
“Senin ziyaretine özel bir şarap aldım. Kırmızı şarap seversin değil mi Neşe? Neşe diyebilirim değil mi?”
“Tabii ki ama bu ikramlara hiç gerek yoktu, üstelik iş görüşmesi…”
“İtiraza gerek yok, iş görüşmesi de olsa keyifli olmalı dimi? Ben mutfaktaki işimi bitirene kadar sen yemek masasının üzerine bıraktığım şu bond çantanın içindekileri incele, ama dikkatli ol, içine kuruyemiş, peynir kırıntısı filan düşürme.”
O tekrar mutfağa girince çantayı kendime doğru çekip merakla içini açtım. Dosyaların, zarfların içinde sararmış, eski kitap kokan sayısız kâğıt, mektup zarfı, katlanmış evrak. Tek tek açıp mezatta para edecek değerli kâğıt var mı diye bakmaya başladığımda o da masaya oturdu.
“Evet, biraz aradım ama tirbuşonu da buldum nihayet, artık başlayabiliriz. Bak o mavi poşetteki aşk mektuplarını babamın bir sevgilisi göndermiş, tam beş yıl boyunca yazmış kadıncağız. Çankaya’da sözü geçen bir bürokrat ile evliymiş, babam da annemle, tabii o zaman boşanmalar şimdiki gibi kolay değil, sonunda büyük bir skandal kopmuş, babamı buraya İstanbul’a sürmüşler. Ortaokula burada başladım. Şu siyah dosyada da Menderes’in İstanbul’da yapmayı planladığı tüm yıkımların planları var. Bu çantaya bir göz gezdir, sonra içerideki odaya götüreceğim seni, asıl tarih orada. İşine yarayanı alırsın.”
Ben başımı çantaya gömmüş bütün evrakları dikkatle incelerken o soru sormaya devam etti.
“Demek ki mezat şirketiniz aileden kalma, sen başka meslek yapmak için inat etsen de iş sana kaldı anlaşılan.”
“Bunları nereden öğrendiniz Oğuz Bey? Beni mi araştırdınız?”
“Tabii ki, evime buyur edeceğim kişiyi araştırmam çok doğal değil mi? Eminim ki sen de beni araştırmışsındır. İngiltere’de gazetecilik tahsil etmişsin. Söyle bakalım İngiltere’ye neden kaçtın? Ailenden mi yoksa bir aşk hikayesi mi? Baba parası ile yurtdışında okumak kolay tabii. İngiltere’de baba parası ile de okumadım, burs kazanarak gittim ve geceleri garsonluk yaparak geçindim.”
Keyifle gülümsemesinin ardından, “Hemen kızma canım, sinirli kadınlar çabuk yaşlanır. Hadi şarabın tadına bak, beğenirsen doldurayım,” dedi.
Gerçekten sinirlenmiştim. Benim hayatımı, neler yaşadığımı bilmeden atıp tutması, asıl kendisi zengin babasının imkanları ile gezmiş tozmuş birinin böyle konuşması, düpedüz terbiyesizlikti. İşimi çabucak bitirip çıkmak en iyisi, hatta hiç gelmeseydim diye düşünmeye başladım. Kadehleri doldururken lekelerle dolu yüzünü ilk kez yakından görebildim, saçları, sakalları, hatta kirpiksiz gözleri bile gri. Ağzının kenarından tükürük sızdığını fark ettim. Kendisi hissetmiyor herhalde, hissetse silerdi. Tükürük uzadı uzadı, masanın örtüsüne damladı. Bu anı gördükten sonra sofraya koyduklarını yemem mümkün değildi.
“Çekinme, doldur tabağını,” dedi, “peynirleri ve şarabı dün vapurla geçip Karaköy’deki şarküteriden aldım, sen geleceksin diye. Şarabımızı içelim sonra diğer evrakları gösteririm sana. Babama gelen mektuplar, nişanlılarken annemin babama yazdıkları, eminim ki ilgini çekecek bir şeyler vardır. Evli misin Neşe?”
Damdan düşer gibi bir soru, sorarken gözleri ışıldadı, içim ürperdi, cevap vermedim.
“Peki, anladım ketum birisin. O zaman ben başlıyayım anlatmaya. Bak, karşı duvardaki yağlı boya tabloyu görüyor musun? O işte benim ilk eşim Sabine, Almanya’da tanışıp evlenmiştik. Çok güzel bir Alman kızıydı. Onun gözleri de seninkiler gibi firuze rengiydi. Ondan çocuğum olmadı, aslında onun gibi gözleri olan bir çocuğum olmasını isterdim ama çok erken vefat etti, Yanındaki siyah beyaz fotoğraftaki de ikinci karım Münevver ile düğünümden, ben Türkiye’ye döndükten sonra görücü usulü tanışıp evlendik. Kızımın annesi, o da erken öldü, kızım daha beş yaşındaydı o öldüğünde.”
Ayağa kalkıp fotoğrafın yanına gitti, iyice yaklaşıp baktı fotoğrafa.
“Ne kadar yakışıklıyım değil mi bu fotoğrafta? Otuz yaşıma yeni girmiştim. Münevver de fena değilmiş, gelinliğini annem Paris’te diktirmişti. Münevver hayat görüşü olarak çok da bana hitap etmiyordu aslında, çok domestikti, o da farkındaydı bunun. Neyse ki erken öldü de sonraki evliliğimi kendi dilediğimce yapabildim. Hadi ama önündekilere dokunmamışsın daha Neşe. Şarap iyidir, kan gelir solgun yanaklarına. Sende kansızlık var galiba, bundan sonra bol bol şarap içeriz.”
“Oğuz Bey, ben en iyisi belgelere bir göz atıp gideyim karanlık basmadan,” dedim biraz sabırsızlıkla.
“Şu güzel günün tadını niçin kaçırıyorsun ki Lale? Pardon Neşe. Lale, benim üçüncü eşimin adı. Üçüncüydü galiba ya da dört müydü… Bak şu köşedeki bibloyu görüyor musun, işte o Lale, o zamanın ünlü bir seramik sanatçısına yaptırmıştım. Üzerindeki tüm detaylar gerçek, mavi ipek elbisesi, elbisesine uyumlu safir küpeleri. Karılarımın annem gibi her zaman şık giyinmesini isterim, sen çok başarılı değilsin bu konuda ama zamanla öğretirim ben sana.”
“Oğuz Bey, böyle konuşmaya devam ederseniz gitmek zorunda kalacağım. Beni buraya elinizdeki belgeleri göstermek ve fiyat bilgisi edinmek için çağırdınız, hatırlatırım.”
“Neşe, insanlar ismi ile müsemma olur derler ama anlaşılan senin için geçerli değil bu. Kadın dediğin neşeli olmalı. Dördüncü karım ne desem ne yapsam surat asardı. Azıcık eğlenceye, maceraya tahammülü yoktu. Neymiş, koca insanlar oyun oynar mıymış, dans eder miymiş… Sonu ne oldu sence? İntihar etti. Hayattan keyif almayanların sonu öyle olur, kulağına küpe olsun. Hem ne var senden hoşlanmış olamaz mıyım?”
“Oğuz Bey lütfen, haddinizi bilin”
“Haddimi mi bileyim? Neden? Kendine yakıştıramadın mı beni?”
“Bakın sizi kırmak istemiyorum ama ben kırk iki yaşındayım, siz ise en az yetmiş. İkimizin arasında bir şey olabileceğini hayal etmeniz bile çok saçma.”
“Niye saçma? Sen her şeyi yaşla mı ölçüyorsun? Çok sığ bir yaklaşım, hiç yakıştıramadım senin gibi dünya görmüş, mürekkep yalamış bir kadına. Yetmiş yaşında erkekler illaki de altmış yaşında buruşuk kadınlarla mı olmalı? Kendimden daha genç bir kadını arzu edemez miyim?”
“Mesele o değil, karşılıklı rıza varsa kimin kimle olduğu beni ilgilendirmez ama ben buraya bunları konuşmak için gelmedim ve müsaadenizi isteyip gideceğim şimdi.”
“Peki peki. Konuyu kapatıyorum ama söylediklerinin beni çok incittiğini de belirtmeliyim. Bilmiyorsan öğren, erkekler kadınlar gibi değildir güzelim, kaç yaşına gelirse gelsin cinsel ihtiyaçları vardır.”
“Ne demek bu şimdi? Sadece erkeklerin mi ihtiyacı var? Kadınların yok mu yani?”
“Söylediklerime karşı çıkmadan önce dinle biraz. Kadınla erkeğin yaratılışları farklı. Elli yaşından sonra kadının işi biter, senin de gülünün solmasına az kalmış, benden söylemesi.”
“Defalarca evlenmişsiniz ama kadınları yeterince tanıyamamışsınız Oğuz Bey. Ne yazık ki sizin gibi bencil erkekler yüzünden kadınlar vaktinden önce yaşlanıyor ve ölüyor. Kadınları eleştireceğinize acaba ben nerede yanlış yaptım diye düşünün biraz. Üstelik konuşmayı ne ara bu konulara geldi anlamadım. Geldiğime pişman ettiniz beni.”
“Sen öyle diyorsun ama gözlerin hiç öyle demiyor Neşe. Üstelik dekolten de gözümden kaçmadı. Madem iş görüşmesine geliyorsun bayan akıllı, neden siyah gömleğinin üst iki düğmesini açıp bilerek beyaz göğüslerini gösteriyorsun bana? Hem annen sana öğretmedi mi, insanlar tanımadıkları kişilerin evlerine anneleri olmadan girmez.”
Masaya yaklaşıp bana doğru eğildi, dudağının kenarından yine tükürük akıyordu. Aklımı okumaya çalışır gibi, deli bakışlarla gözlerimin içine baktı, bir an öpecek zannettim, geriye yaslandım. O an gördüm, boynunda, saç diplerinde, ellerinde, kollarında, kupkuru derisinin her yerinde beyaz döküntülü bölgeler vardı. Demek ki yerlerde gördüğüm o beyaz kırıntılar kırıntı değil onun vücudundan dökülenlerdi. Kımıldadıkça masanın üzerine, yere, hatta benim üzerime döküldüler. Mide bulantısı ile öğürdüm. Banyoyu kullanmak için izin istedim.
“Sağdaki ikinci kapı, sen geleceksin diye temiz havlu koydum tezgâha, ama sifona basmadan önce klozetin kapağını kapat, mikrop sıçrıyor ortalığa,” diye seslendi arkamdan. Banyoya girip kapıyı kilitledim. O evden bir an önce çıkmam lazımdı ama ya gidiyorum dediğimde kızarsa ve kapıyı açmazsa? Onu kızdırmadan, tatlılıkla çıkmanın bir yolunu bulmalıyım, diye düşündüm. Elimi yıkamak istedim ama sabunluktaki kullanılmaktan küçülmüş sabunlara, kirden grileşmiş havlulara el sürmem imkansızdı. Tam kapıyı açıp çıkacaktım ki, kapının buzlu canımdan gölgesini gördüm, bir sağa bir sola yürüyüp kendi kendine konuşuyordu.
“Annem çok güzeldi. Hep gülümser, yaramazlıklarımı görmezden gelirdi. Ama sen çok kırdın kalbimi. Sen geleceksin diye ne kadar sevinmiştim ben. Niye gideceğim diye tutturdun ki? Babam annemi çok ağlattı ama annem onu bırakıp gitmedi. Her kadın öyle olmalı. Karılarım öyle olamadı. Çocuklarım da annelerine benzedi, hiçbiri yanımda kalmadı. Sen de son karım Kâmuran gibi çok güzelsin ama aptalsın. Aptal. İnat ediyorsun, oysa beni dinlesen çok mutlu oluruz bu evde. Bu akşam kal en iyisi sen, yemek söylerim dışarıdan ya da sen yayla çorbası yaparsın eskisi gibi, yoğurdu ben evde yapıyorum senin öğrettiğin gibi, sonra oynarız, temizlikçi kadın gelmiyor haftalardır, telefonlarımı da açmıyor…”
İçeride ne kadar kaldım hatırlamıyorum ama ne yapıp edip bu evden çıkmam gerektiğini biliyordum, cesaretimi toplayıp banyo kapısının kilidini açtım ve o an donakaldım. Oğuz Bey’in beni beklerken yürüdüğü koridor sanki kar yağmış gibi bembeyaz bir döküntüyle kaplıydı. Oğuz bey ise koridorun sonundaki kapının önünde korkulu gözlerle bana bakıyordu. Ben banyodayken geçen on dakikada küçülmüş, zayıflamış, altı yaşında bir çocuk kadar kalmıştı. Yanıma geldi, gözleri dolmuş, çenesi titriyordu.
“Hava kararmaya başladı. Ne olur gitme, ne olur. Geceleri tek başıma korkuyorum ben,” dedi ve elimi tuttu, “gel bak sana oyuncaklarımı göstereceğim,” diyerek beni odanın içine çekiştirdi. Perdeleri kapalı olan oda yarı karanlıktı ve odanın ortasında oymalı başlıklı, üzeri tozlanmış dantel örtülü çift kişilik bir yatak, duvarlar boyunca da dolaplar vardı. Dolapların içini açıp içindekileri çocuksu bir sevinçle tek tek göstermeye başladı.
“Bak, bunlar annemin elbiseleri, balo kıyafetleri, tüllü bak, kuyruklu, bu dolaptakiler ayakkabıları çantaları, şapka kutuları, hepsini Beyoğlu’nda takım olarak özel yaptırdı. Bu dolapta karılarımdan kalan parfümler var, bazen birini özleyince kokusunu çıkarıp kokluyorum. Dolabın içindeki kasada annemin ve eşlerimin mücevherleri var, kilitli değil, aç içinden istediğini al. Bunlar çocukluk oyuncaklarım, iki dolaba zor sığdılar, yarın oynarız. Bak bu dolaptakiler de benim giysilerim.”
O giysi dolabını açar açmaz içinden binlerce güve bulut gibi uçup odanın içini doldurdu, yatak örtüsünü, renk renk İspanyol paça pantolonların, sivri yakalı gömleklerin, balıkçı yaka kazanların, sayısız ceketin yeleğin, çeşit çeşit kravatın ve cep mendillerinin, yün kabanların, trençkotların üzerini kapladı. Oğuz bey, kelebekleri kovalayan bir çocuk mutluluğu ile güveleri yakalamaya çalışıyor, neşeli kahkahalarla hoplayıp zıplıyordu. Sonunda yorgun düştü ve yatağa uzandı. Yaşlı gözlerini kocaman açıp, “Gitme ne olur,” diye yalvarmaya devam etti. Gidip yanına oturdum, minik ellerini tuttum. Bir ninni mırıldanmaya başladı. “Ninni ninni oğlum ninni, annen sana kurban ninni, uyu da hemen büyü ninni.” Bir süre sonra uyuyakaldı. Solgun yanakları üşümüştü. Küçücük bedeninin üzerine yorganı örttüm.
O evden çıkarken yanıma hiçbir şey almadım.
İlknur Türkoğlu




Yorumlar