Öykü- Kerem Özkurt- Kafa

Mesai bitimine bir saat kala direktör hepimizi ofisin ortasına çağırdı. Atıştırmalıklarla dolu masanın arkasına geçti. Gözlüklerin daha da büyüttüğü kocaman gözlerle toplanmamızı izledi. Biz de karşısında yarım daire olduk. Yanında o gün işe başlayan iki genç vardı. Yeni gelenlere tekrarladığı konuşmayı yaptı, birimimiz ve bankayı övdü. Biz de yiyeceklere saldırmak için seremoninin son sözünü bekliyorduk. “Hayırlı olsun”u duyunca kuvvetle alkışladık. Tam masaya hamle ediyorken, “Bu arada,” dedi direktör. Birini takdim eder gibi tombul elini uzattı. “Cahit Bey’i emekliliğe uğurluyoruz.” Cahit Bey kalabalığın arasından sıyrılarak geldi. Ufak tefek zayıf bir adamdı. Çukura kaçmış gözleri ve ince bir yüzü vardı. Nereden baksan ellisinin üzerinde olmasına rağmen babasının ceketini giymiş çocuk gibi görünüyordu.
Cahit Bey direktörün yanına geçti, önüne bakarak durdu. Direktörden otuz yıllık kariyerinin kısa bir özetini ve beraber yaşadıkları komik bir anıyı dinlerken de başını kaldırmadı. İlginin kendi üzerinde toplanmasından utanmıştı. Bir an önce bunun sona ermesini bekliyordu.
Gerçekten de göz önünde olmaya alışık değildi. Ofisteki varlığı belli belirsizdi. Yasal formlarla ilgili, herkesin yapabileceği ama hiç kimsenin uğraşmak istemediği formalite bir işle uğraşıyordu. Her sabah tam saatinde masasında olur, mesai bittiğinde de direktöre iyi akşamlar dileyerek sessizce çıkardı. Neşeli cumalar, yaza merhaba, yaza veda, yeni yıl, bütçe kutlamaları, değerler günü gibi yerlerde de hiç görülmezdi. Öğle yemeğinde ortadan kaybolur, mutfakta karşılaşırsanız da futbol veya hayat pahalılığı gibi genel geçer bir konu hakkında iki laf edip yerine dönerdi.
Konuşmalar bitti, tabaklarımızı doldurduk ve işimize döndük. Tepeleme cipsle yerimde otururken Cahit Bey’in masasını toplanmasını izledim. Artık bir iş yapmasına gerek yoktu. Sabah istediği kadar uyuyabilirdi. Akşamları trafik çekmeyecekti. Tatile çıkacağı zaman izin istemek için direktörün kapısında kıvranmayacaktı. Benim emekliliğimeyse neredeyse yirmi sene vardı. Midem yandı. Cips tabağını kenara ittim.
Ertesi gün binanın teknik ekibinden iki kişi geldi. Cahit Bey’in masasını gözden geçirdiler. Kenarından çıkmış kaplamayı yapıştırdılar. Koltuğun fare kemirmiş gibi duran sağ kolçağını değiştirdiler. Kesonun çekmecesini yağladılar, içlerini temizlediler. Ben de fırsattan istifade tutukluluk yaptığı için kullanamadığım alt çekmeceyi göstermek istedim ama bunun için kayıt açmam gerektiğini söylediler.
“İyi de kayıt açtım. Neredeyse üç hafta oldu. Kayıt numarasını verebilirim,” dediysem de omuzlarını silkip taleplerin tek merkezden geldiğini ve sadece yapmaya geldikleri işi yapabileceklerini söylediler.
Yerime dönerken direktör, teknikerlerin yanına gelip, daha ne kadar işleri kaldığını sordu. Ardından Cahit Bey ile ilgili bir şeyler konuştular ama ne olduğu tam anlaşılmıyordu. Sadece bina girişi ya da giriş kartı ile ilgili olduğunu duyabildim. Direktör gözlerini kocaman açıp başını salladı. Endişeli görünüyordu. Gün bitmeden sebebini anladık.
Mesai bitimine yarım saat kala işlerimi halletmiş, alışveriş sitelerine bakıyordum. Bir zamandır kendime saat almak istiyordum. Şu dijital telefona bağlananlardan. Gözüme bir tane kestirmiştim. Sanırım piyasanın en iyisi oydu ama fiyatı, kredi çekip almak için bile epey yüksekti. Zaten üzerimde üç ayrı kredi vardı ve maaşımı kira ile kredi borçları arasında zar zor görebiliyordum. Bu gidişle fiyat performans modeline razı olacaktım. Yine de kendimi dönüp dönüp pahalı saatlere bakarken buluyordum.
Tam bu sırada direktör birimin ortasına geldi ve kısa bir duyuru için etrafına toplanmamızı istedi.
Lafa dünkü konuşmasına atıfla Cahit Bey’in bankamız için ne kadar önemli biri olduğundan başladı. Ardından boşalan pozisyon için yeni birinin alınmayacağını, alınan idari kararla Cahit Bey’in tüm birim adına hazırladığı resmi formların bundan böyle portföyler tarafından doldurulacağını açıkladı.
Biz tüm portföyler, belki biri bir şey söyler diye birbirimize baktık. İş yükünün artması bir yana bu formların nasıl doldurulacağına dair en ufak bir bilgimiz yoktu. Biz bu birimin beyniydik. İşimizi yapar bankaya para kazandırırdık. Evrak işleri gibi gereksiz ayrıntıları da diğerleri hallederdi.
Direktör bu şaşkınlığa belli ki hazırlıklıydı. İtirazların yükselmesini beklemeden formların usulüne göre doldurulması için İclal Hanım’dan yardım alabileceğimizi ekledi. Gözler kenarda bir assolist gibi sırasını bekleyen İclal Hanım’a çevrildi.
İclal Hanım yaşına göre oldukça bakımlı, kıdem itibariyle birimde Cahit Bey’e en yakın kişiydi. Birkaç yıl önce portföy masasından ayrılmış, aramızda “emeklilik bekleme odası” dediğimiz “Operasyonel Süreç Geliştirme” masasına geçiş yapmıştı. Birimde formların portföyler tarafından doldurulduğu zamanı hatırlayan bir o vardı. Dolayısıyla ne yapılacağını da bir o biliyordu. Direktörün yanında dikilip pembe ojeli tırnaklarını formun üzerinde gezdirdi, nasıl doldurulacağını kısaca anlattı. Hata olmaması için formları gün sonunda İclal Hanım bizzat kontrol edecekti.
Yeni düzen hemen ertesi gün başladı. Ben de her işlemimden sonra bir formu kenara ayırıp işime devam ettim. Hepsini topluca halledebilirim gibi gelmişti. Ama akşam olunca fark ettim ki o günün formlarını bitirebilmek için bile gece yarısına kadar ofiste kalmam gerekecekti. Diğer portföylerde de durum aynıydı. Her zorlukla karşılaştığımızda yaptığımızı yapıp sorunu yarın çözmeye karar verdik. Formları zor açılan çekmeceme tıkıştırıp ofisten çıktım.
Sonra tuhaf bir şey oldu. Sabah formları masamın üzerinde buldum. Doldurulmuş halde. Önce birinin tatsız bir şaka yaptığı geldi aklıma. Ama tüm formlar düzgün, olması gerektiği gibi görünüyordu. Üstelik diğer portföylerde benzer bir şaşkınlık ya da sevinç olmadığına göre bu mucize bir tek benim başıma gelmişti.
Akşama kadar birinin yaptığı iyilik için teşekkürümü almaya gelmesini bekledim ama kimse gelmedi. Çıkmaya hazırlanırken formlar gözüme ilişti. Sabah bulduklarımı ayırıp, gün içinde dolduramadığım formları kaldırmak için çekmeceyi açtığımda bir baş dışarıya uzandı.
“Cahit Bey?”
Kafa yüzüme dik dik bakıyordu.
Bir gören olup olmadığını kontrol etmek için etrafıma bakındım.
“Ne işiniz var orada?”
“Gitmemeye karar verdim,” dedi ve elimdeki kağıtları vermemi işaret etti.
Bir elime bir ona baktım. Aklımdan geçenleri anlamış olmalı, sus işareti yapıp bu sefer daha aceleyle kağıtlara doğru elini salladı. Büyülenmişçesine formları ona uzattım. Alır almaz çekmecenin derinliklerinde kayboldu. Ben de incitmekten korkarcasına çekmeceyi yavaşça kapattım.
Ertesi sabah formlar yine tastamam doldurulmuş halde masamın üstündeydi. Mutfağa gidip yanımda getirdiğim simit, poğaçayı yedim. Makinede kendime Türk kahvesi hazırlayıp yerime geçtim. Tüm gün acele etmeden portföyümün işlerini hallettim. Akşama doğru, artık zamanının geldiğine karar verip doldurulmuş formları elime aldım. İclal Hanım’ın yanına gittim. Türk kahvesini içerken ekranında haberlere bakıyordu. Geldiğimi fark edince fincanı kenara kaldırıp formlara yer açtı. Ödevini getirmiş öğrenci mahcubiyetiyle kağıtları önüne bıraktım. O da cesaretlendirmeyi seven bir öğretmen edasıyla formları gülümseyerek kontrol etti.
Ancak üçüncü formdan sonra beklemediği bir şeyle karşılaştığını anladım. Gülümsemesini kaybetmemek için epey çaba sarf ettiğini görebiliyordum. Aradığını bulamamış gibi formları gitgide daha hızlı çevirmeye başladı. Yığının ortasına geldiğinde durdu. Pembe tırnağı ile masaya birkaç kez vurdu. Belli ki kafasında ne söyleyeceğini düşünüyordu.
Geri kalanına bakmaya lüzum görmedi. Kağıtları topladı, diplerini masaya vurarak düzeltti.
“Fena değil, epey uğraşmışsınız, elinize sağlık. Ama kredi kodlarıyla alt işlem kodlarının eşleştirilmesi gerekiyordu. Acelesi yok. Yarın düzeltip getirirsiniz,” diyerek kağıtları elime tutuşturdu. Bilgisayardaki işine döndü. Ne söyleyeceğimi bilemeden bir süre başında bekledim. Cahit Bey yanlış yapmış olamazdı. Kağıtları tekrar verip ısrar etsem mi diye düşünüyordum ki İclal Hanım gitmediğimi fark edip başını kaldırdı. “Takıldığınız bir yer olursa beraber bakarız,” dedi konuşmanın bittiğini ima ederek.
Yerime döndüm. Kimsenin bakmadığına emin olunca yavaşça çekmeceyi açıp Cahit Bey’e seslendim. Sadece burun ve gözlerini görebileceğim kadar kafasını çıkardı. “İclal Hanım işlem kodlarının yanlış olduğunu söylüyor.” Kafa önüne bakıp bir süre düşündü. “Cadı,” diye mırıldandı, “kodlarda sorun yok, için rahat olsun. Şimdi bir iki tanesini sil ve kafana göre kod yaz. Yarın tekrar götürürsün.”
“Anlamadım?”
“Bir iki yeri bilerek yanlış yaz işte. Bana güven.”
Ertesi gün dediği gibi yapıp İclal Hanım’ın yanına gittim. Bu sefer oldukça meşguldü ve yüzüme bile bakmadan formları masaya bırakmamı işaret etti.
Bu böyle bir süre sürdü. Cahit Bey akşamları formları dolduruyor, ben bir iki yerini bozup İclal Hanım’a götürüyordum. Hevesli ya da becerikli görünmek gibi bir derdim yoktu. Bu angarya iş ayağıma dolaşmasın, formları günü gününe teslim edeyim bana yeterdi. Ama bir hafta bitmeden anladım ki bırakın hızlı yapmayı, bu işi düzenli yapabilmek bile fark edilme sebebiydi.
Bir öğlen portföylerden biri yanıma yaklaşıp bu form işini iyi kıvırdığımı söyleyip beni övdü. Sonra da kendi formlarını yetiştiremediğini, elinde üç günlük form biriktiğini, yardımcı olup olamayacağımı sordu. Karşılığında portföyündeki bir iki zahmetsiz ama karlı müşteriyi bana paslayabilirdi. Biraz düşünür gibi yapıp kabul ettim. Akşam kendi formlarımla birlikte onunkileri de masaya bırakıp çıktım. Evde yatana kadar hedeflerimi tutturursam alacağım primi hesapladım. Gelecek parayla alabileceğim saatleri inceledim.
Sabah formları yine tastamam doldurulmuş masamda buldum. Üzerlerinde oynama yapıyordum ki çekmeceden bir tıkırtı geldi. Etrafı kolaçan ederek çekmeceye eğildim.
“Bu formlardan bazıları Yusuf’a ait,” dedi kafa çekmecenin derinlerinden.
“Evet. Benden rica etti, yetiştiremiyormuş. Sorun olmaz diye düşündüm.”
Hemen ses gelmedi. Sadece kısa bir iç çekme.
“Yo, neden olsun. Ama formlar çoğaldıkça bir kısmını bana gündüzden vermelisin ki yetiştirebileyim.”
Altı üstü iki portföy diye aklımdan geçirdim. Neden sorun ediyordu ki? Ama belli ki Cahit Bey yılların tecrübesiyle işin nereye doğru gittiğini benden önce anlamıştı. İki gün geçmeden diğer portföyler de gizlice benzer tekliflerle yanıma geldiler. İki müşteri ondan, üç müşteri bundan derken birimdeki en karlı portföy haline geldim. Hem de diğer portföylerin yarısı kadar çalışarak. Artık hedef çantada keklik diye seviniyordum. Fakat sandığımdan daha fazla dikkat çekmiştim.
Bir öğlen ekranımda üst segment saatlere bakarken direktörün odasına çağrıldım. İçeriye girdiğimde İclal Hanım da oradaydı. Cadı. Direktör lafı dolandırmadan “Sanırım çekmecenizde formları sizin için dolduran bir cininiz var,” dedi gülümseyerek. Gözleri kocamandı. Neden bahsettiğinizi anlayamadım, diye inkâr edecekken İclal Hanım oturduğu yerden, “Cahit Bey’i biliyoruz,” diye atıldı. Direktörden destek bekler gibi ona baktı. Sonra bana dönüp, “Binadan çıkış yapmamış. Emekli olduğundan beri çekmecenizde saklanıyor. Onu alıkoymuş çalıştırıyorsunuz,” dedi.
İşlerin sarpa sarmaya başladığını anladım. Daha fazla saklamanın bir anlamı yoktu. Kısaca her şeyi anlattım. Sonra üçümüz beraber masama gittik. Çekmeceyi yavaşça açıp seslendim. Cahit Bey boynuna kadar çıktı. Direktör ve İclal Hanım’ı yanımda görünce beklediğimin aksine hiç şaşırmadı. Yalnızca direktör neşeyle, “Cahit Bey nasılsınız? Emeklilik size yaramış, on yaş atmışsınız sanki,” deyince kızararak teşekkür etti. Bir on dakika kadar direktörün büyük oğlunun okulundan ve kaynatasının bel fıtığından bahsettiler.
“Formları doldurduğunuzu görüyorum,” diye sonunda direktör konuya girdi, “ne yalan söyleyeyim bu işimizi çok kolaylaştırıyor. Bu form işi portföylerin işini tahminimizden çok daha fazla yavaşlatmıştı. Verimleri çok düşmüştü. Sayenizde yeniden toparlandık.”
Konuşmanın burasında bize bakıp gülümsedi. Cahit Bey nazikçe kafasını sallıyordu.
“Ancak,” diye devam etti direktör, ciddileşerek, “sizi bu şekilde çalıştıramayız. Biliyorsunuz şirket politikası gereği emekli olanları tekrar iş alamıyoruz. Ama size bir şirket kurup outsource olarak form işlerini yaptırabiliriz. Ne dersiniz?”
Her şey o anda bağlandı. Bu konuşmadan tam bir hafta sonra Cahit Bey eski masasının çekmecesine geçti. Hepimiz formları akşamları onun masasına bırakmaya başladık. Sabah da doldurulmuş hallerini oradan alıyorduk. İclal Hanım kontrol işini bıraktı. Onun yerine gün içinde masaların arasında dolaşıp her işlem için bir formun yaratılıp yaratılmadığını takibe başladı. Böylece tüm işlem formlarının Cahit Bey’e ulaşması denetim altına alınmış oldu.
Portföyler için işler eski akışına dönmüştü. Direktörümüz birim performansından memnundu. Banka da aynı fikirde olacak, fısıltı gazetesinde direktörün isminin genel müdür yardımcılığı için konuşulduğunu duyduk. Üst yönetime sunduğu yeni iş modeli çok beğenilmişti. Yakında diğer birimlerde de uygulanması için çalışmalara başlanacaktı.
Bir gün mesainin sonuna doğru teknikerler tekrar geldi. Bu sefer daha kalabalıktılar. Dört bir yandan Cahit Bey’in masasına giriştiler. Direktör odasından çıkıp elleri arkasında onları izledi. “Gene neler oluyor?” diye düşünürken Yusuf yanıma geldi. Şaşkınlığımı yüzümden anlamış olacak, “Yeni çekmeceler ekliyorlar,” dedi. Cahit Bey’e ekip kuruluyormuş. Yeni başlayan iki genci oraya kaydırmışlar. Personel için de iç ilan çıkmışlar, Yusuf orada görmüş. Sonra olanlar umurunda değilmiş gibi omzuma vurdu.
“Çıkalım artık. Saat kaç?”
“Beş buçuk”
Ani bir hareketle bileğimi havada yakaladı. Yüzüne yaklaştırıp, “Saatin yeni mi?” dedi, “internette görmüştüm. Çok güzelmiş. Üst segment işi.”
Kerem Özkurt




Yorumlar