Öykü- Mustafa Sarp Paker- Kambur Kaplumbağalar Tablosu

Yirmi iki bin altı yüz otuz gündür yaşıyorum. Ve bir o kadar gündür de sizi bu heybede taşıyorum. Kabuğunuzdaki kıvrımlara kar değiyor, kum değiyor, yaş değiyor; yine de bana mısın demiyorsunuz? Sizdeki bu canı peklik benim umudumu diri tutuyor. Her gün yataktan aynı azimle kalkıyorum. Bütün iyi hikâyelerin yolculukla başladığı yerde benim hikâyem uyanmakla başlıyor. Bu başlangıç böyle iyi, aferin tanrıya.
Gözlerimi silip yarım kemerli pencereden dışarıya şöyle bir bakınca, hayat dediğimiz kumpanya sokağın en işlek yerinde gürleyip duruyor. Çıraklar ustalarına çay, hamallar müşterilere mal taşımak üzere teri alnında sağa sola koşturuyor. Güneş, sabahlığını giyip henüz meydanın ortasına gerinerek oturmadığı için tanyeli ortalıkta cirit atıyor. Önce ağaçların yapraklarını, sonra dallarını salıncakta sallanan çocukların bacakları gibi indirip kaldırıyor. Bir müddet sonra sıkılıp, “Güneş gelmeden,” diye söylenerek son çocukluğunu yaşamak üzere omuzlarıma tırmanıyor. Kamburumu kaydırak gibi kullanıp belime doğru süzülüyor. Acının mahmuzladığı sırtıma ellerimi götürüyorum. Kaftanımı henüz giymediğimi böyle anlıyorum. Allah’ın cezası kamburdan ne sırtıma yük ne sırtıma hak bir türlü kestiremiyorum.
Yatağın başucundaki demir topuza asılı kaftanımı alarak hemen giyiyorum. Sizi beslemek için özenle büyüttüğüm yeşillikleri sofadaki küçük bostandan yoluyorum. Kökündeki son toprakları elimle eşiğe çırparak odaya döndüğümde pencerenin önüne doğru yürüyorsunuz. Tembihlemişçesine altı ayrı köşeden geliyor, güneşin alnını dayadığı pencereden süzülen ışığı ortalayacak vaziyette yeşillikleri yere serpmemi bekliyorsunuz. “Alın bakalım, karnınızı güzelce doyurun,” dedikten sonra kamburuma kambur ekleyen nakkareyi sırtıma takıyorum. Üflemek için neyimi aldığım esnada yine “Mi?” diye atılıyor oradan biriniz. “Ağzında nimet varken konuşulmaz,” diyorum ama nafile. Ağzında ezip yavaşça tükürdüğü yeşilliklerden fırsat bulduğu ilk anda, “Ne talim aşkıymış bu, ağız tadıyla bir yemek yedirmiyorsun bize,” diyor. Konuştukça kum saatteki akış hızını giderek düşürüyor. “Sizde her işi bu kadar ağırdan almayın. Biraz acele edin, çok vaktimiz kalmadı. Ya talim ya terbiye ya da elveda size.”
İnleme sesine benzeyen yarım gülüşüyle, “Sen mi bize veda edeceksin?” diye cevap veriyor. “Evet,” diyerek neye sertçe üflüyorum. Ne kadar hiddetli üflesem de neyden bir türlü ses getiremiyorum. Kısa aralıklarla ne kadar çok ve kuvvetli nefesler verdiysem bir an gözlerim kararıyor. Tam bayılacak gibi olurken, “Şuna bak, hâlâ çabalıyor. Daha neye üfleyemiyorsun, sen mi bizi terbiye edeceksin? Neysiz mi gireceksin bizim kanımıza? Müziksiz mi işleyeceksin talimleri aklımıza?” diyor en toraman olanı. Nefessizlikten değil de bu sözden ötürü olduğum yere bayılıyorum.
Ayıldığımda sizi yine altı ayrı köşeden gelerek ortada birleşmiş, üstelik bu kez birbirine daha çok yaklaşmış halde kabuklarınızı birbirine vurup ritim tutarken buluyorum. Tak tak tak… Doğurulduğum yerde hiç kıpırdamadan raksınızı izliyorum. Neye daha yumuşak bir nefesle üflüyorum. Ancak tavrım sertliğinden bir şey kaybetmemiş olacak ki sizinle müşterek bir makamda buluşamıyorum. Madem neyden sesinize ses katamıyorum o zaman nakkare ile eşlik edeyim, düşüncesiyle nakkareyi sırtımdan çıkarıp bağdaş kurduğum yerin hemen önüne koyuyorum. Ve vurmaya başlıyorum; vurdukça kendimden geçip gözlerimi kapatıyorum. Anlık bir şevkle gözümü açtığımda birbirinizden uzaklaşarak altı ayrı köşeye doğru yürüyorsunuz. “Hay Allah’ın cezaları, yine mi olmadı, yine mi?” şeklinde söylenerek nakkareye indirdiğim tokmakların hızını düşürüyorum. “Ne istiyorsunuz? Her şeyinizi tam zamanında veriyorum. Bırakın da nice memleketi beraber gezelim, Kızıldeniz’i ve Cebel’i aşalım. Heybenin gözünde yalnızca sofaya çıktığınız yetmez mi? Her gün bu küçücük pencereden sokağı izlemek üzere eğilmekten kamburum kamburluktan çıkıp hörgüce dönmeye başladı. Duyuyor musunuz beni, size diyorum. Kabuğunuz gibi kalbiniz de mi taşa döndü? Hiç merak etmiyor musunuz ovalar bu mevsimde nasıldır? Ne renk çiçeklerden bal yapar arılar? Nasıl koşar kırlarda çocuklar? Kimin gözleri hâlâ yaşlıdır mutluluktan? Hiç mi âşık olmadınız, hiç mi yaşamadınız ayrılıklar? Hata bende. Ben istedim ki siz olun ailem, siz görün benim göremeyeceklerimi. Yaşınıza başınıza da bakmıyorsunuz. Kaç yaşında koca koca kaplumbağalarsınız. O kadar görmüş geçirmişsiniz, hiç mi anlamazsınız insandan?” Sözlerim pencereden sokağa taşsa da ben deyip ben duyuyorum. Hiçbiri dönüp de, ne zırvalıyorsun sen, demedi. O sırada sokakta bir patırtı koptu. Her insana değen ve değdikçe savrulan sözlerimin düşerek dizlerini yaraladığını gördüm. Kaplumbağalarımın bu vaziyete kayıtsız kalamayacağını ve dönüp bana katılacağını düşündüm. Onlar güzergâhlarını hiç bozmadan köşelerine çekilmeye devam ettiler.
Tellal tok sesiyle, “Duyduk duymadık demeyin! Eflaklı Melquiades Festivali için seçmeler yapılacak,” diye çığırtırken oldukları yerde durdular. Ses, odadaki kırık seramiklerin üzerinde sürterek yankılandı. “Seçmelere tüm halkımız davetlidir. Maharetine güvenen herkes pazartesi şehir meydanındaki panayır alanına gelsin.” Homurtular ve meraklı bakışlar arasında tellal uzaklaşırken, “Aklından dahi geçirme, bizi de peşinden sürükleme,” dedi kaplumbağaların en toy olanı. Cevap vermeden sokaktaki homurtular arasında işime yarayacak birkaç bilginin peşinden koştum. En sonunda işime yarar birkaçını yakaladım. Eflaklı Melquiades’in bütün diyarları gezdiğini, çingeneler başta olmak üzere her coğrafyadan işinde mahir insanları seçtiğini ve son devrialemi olarak adlandırdığı bu gösterisi için yeni bir aslan terbiyecisi aradığını öğrendim. Heyecanım, orta yaşın verdiği tüm kasveti yüzümden silip attı. Bir mürebbi sadece aslan mı eğitirmiş; yarasanın, sineğin, karıncanın, devenin ve dahası kaplumbağanın bir terbiyecisi olamaz mı? Olur olmasına da benim kaplumbağalar henüz o aşamada değil. Nasıl olacak? Ne ney ile ne nakkare ile onlara nüfuz edemedim. Hadi bugün bunu başarsam önümde iki gün var; o zamana kadar en fazla birkaç gösteri yapabilirim. Tatlı dille konuşsam belki ikna olurlar eğitime, yılanı deliğinden çıkaran kaplumbağayı kabuğundan çıkarır mı? Denemeden bilemem. Bunu ancak bu neyden ses çıkararak başarabilirim. “Allah’ım nefesime can ver ve körelt nefsimi,” diye dua ederek neye üflüyorum. Önceleri dilsiz olan ney bu kez dile geliyor. Ya üflemeyi kestiğimde susarsa yine diye düşünmekten içimdeki tüm nefesi ardı ardına neyin içine boşaltıyorum.
Kaplumbağalar bunun tesadüf mü yoksa yetenek mi olduğunu anlayabilmek için dönüp ilk başladığımız noktaya geliyorlar. Her zamanki altıgenlerini bu sefer beni çembere alacak şekilde oluşturuyorlar. “Tam sırası,” deyip üflemeyi kesiyorum. Hepsinin üzerinde gezdirdiğim gözlerimi en olgununda durdurup “Başarabiliriz, pazartesiye kadar vaktimiz var. Daha yeni uyandık, sıkı bir çalışmayla ve iki gün boyunca uyumazsak çok yol alabiliriz,” diyorum. En hassas yerlerinin uyku olduğunu elbette biliyorum. Bilmek, inancımı zedelemesin diye böyle söyledim. Fikriyle müsemma bir isme sahip olanı, “Parlak bir fikrim var,” diyerek bir adım ileri atıldı. Olgun, serzenişte bulunarak, “Sen de iyice toya benzedin. Dalıyorsun söze olur olmadık yerde,” dedi, “dur da bitirsin sözlerini. Bizi ikna edecek sözü çıkarabilecek mi kuyudan görelim.” Başımı memnuniyetle öne doğru eğdim. Kamburum yularımdan yakalamış gibi boynumdaki damarları gererek fazla müsaade etmedi. “İzleyin ve görün,” dedim. Kıyafetlerimi tek tek çıkarmaya başladım. Tüm sağrılarımı görsünler de öyle kabullenelim birbirimizi. Onlara benzediğimi onlar da anlasın istedim. Kaftanımı tekrar topuza astım, dizlerime kadar inen gömleğimin düğmelerini çözdüm. Avret yerlerimi örten çamaşırdan başka bir şey kalmadı üzerimde. “İşte şimdi bize benzemeye, bizi anlamaya ve eğitmeye başladın. Allah Allah, bunda eğitilecek ne var? Sadece soykalarımı dökündüm çünkü bunlara elbise denemez. Elbise yaşayanlar içindir. Yaşama sevinci olanların rengârenk elbiseleri olur. Benim solgun ve buruşuk bedenime hangi renk elbise uyar? Elbise dedikleri en çok Fırfır Hayriye’ye yakışır. Yaş merdivenini altmışa dayasa da süslü ve gösterişli esbapları sever. Özellikle sarının kırk tonuna sahip dört şalvarı vardır. Onu gören her gün aynı elbiseleri giydiğini zanneder ancak öyle değildir. Her gün sokağın başındaki başaklı çarşıda kocasının ahşaba oyduğu oyuncakları satmak için tezgâh açar. Her hanede onun sattığı oyuncaklar bulunur. Civar memleketlerde de tanınır. Hayriye sevmesin de kim sevsin hayatı? Ben mi? Hayriye giymesin de kim giysin elbiseleri? Ben mi?”
“Bırak kuru gürültüyü,” dedi olgun bu muhasebemi yarıda keserek. Parlak, kafasıyla keke keke neyi ayakucuma kadar getirdi. “Üfle, iki gün göz açıp kapayıncaya kadar geçer.” Her nefeste daha da bir aşk ile terbiye oluyorlardı. Keyifleri kabuklarından okunuyordu. Yılanın deri değiştirdiğini bilirdim de kaplumbağanın kabuk değiştirdiğine hiç ihtimal vermezdim. Benimki latife tabii. Kabukları değişmedi, onlardan böylesine cesurca bir hareket beklemiyorum. Terbiye olmaları yeterli.
İki gün boyunca anadan üryan sadece ney üfleyip durdum. İki günde iki asırlık gelişme kaydedince ve hepsinin yorgunluktan hareket edemez hâle geldiğini görünce durdum. Büyük gün gelip çattı. Heyecandan ne ben ne de kaplumbağalarım ağzımıza bir lokma koymadık. İkinci yuvaları olarak bellettiğim heybemi masadan aldım. Çok az bir vakit de olsa dinlenmek üzere köşelerine çekilmişlerdi. Nakkareye bir tokmak… Hepsi tek sıra hâlinde gelip önümde kümelendi. Elime alıp heybeme koymadan önce gözlerinin içine bakmak istedim. Önce adına yakışır şekilde olguna, daha sonra sırasıyla toramana, toya, cılıza, parlağa ve solguna baktım. Gözlerimden ikna ve inanç orduları onların bedenine kesintisiz bir şekilde nüfuz etti. Soykamdan kurtulup elbiselerimi giydim. Yaşam kırıntılarının tepemden tırnağıma kadar serpildiğini hissettim. Nakkareyi ve neyi kamburuma astım. Kapıdan önce sofaya, sonra sokağa ve hayata karıştım. Etrafın meraklı bakışlarına aldırış etmeden panayır alanına geldim. Beni girişte buyur eden iri yarı iki Sırp, Eflaklı Melquiades’in bulunduğu çadıra kadar bana eşlik ettiler. İçerden çeşitli sesler geliyordu. Herkes maharetini tek tek sergiliyor, girenlerin kimisi mutlu kimisi hüzünlü hâlde dışarı çıkıyordu. Cambazlık, sihirbazlık, soytarılık ve envai çeşit maharet için gelenlerin hepsi sıralarını savdı. Sıra bize geldi.
Çadıra girdiğimde beni önce uzun siyah perde ile çevrelenmiş bölme karşıladı. Onu araladığımda kendimi kırmızı perdeli bölmede buldum. Peşi sıra mavi ve beyaz iki perdeli bölmeyi daha geçtim. Girdiğim her bir kapı ve geçtiğim her bir perde bir çağdan diğerine geçmiş gibi büyüleyici gözüküyordu. Nihayet Eflaklı Melquiades’in bulunduğu bölmeye geldiğimde, “Vay benim haşmetlilerim, hoş geldiniz,” dedi. Heybem sanki dile gelmiş gibi hep bir ağızdan, “Hoş bulduk,” dedi. İçinde kaplumbağaların olduğunu bilmesem akli melekelerimden birkaçı ile oracıkta vedalaşabilirdim. Melquiades benim kaplumbağalarımla nasıl konuşabilir? Onlar ile yalnızca ben konuşuyorum. Ayrıca heybede kaplumbağa olduğunu nereden biliyor? Acaba beni mi tanıyor da böyle bir şey söyledi? Yok yok, beni kapı eşiğimde tezgâhı olan komşularım dahi tanımaz ki. Hem tanısalar deli görmüş gibi yol boyunca bana bakarlar mıydı? Bakmazlardı. Hem ben mürebbiden başka her şeye benziyorum. Beni başka bir hüner sahibi olarak değerlendirebilirdi. Acaba sabahtan beri maruz kaldığı tütsüden dolayı kafası mı yandı? Her neyse, beni ilgilendirmez.
“Şimdi sıra bizde,” diye iç geçirirken, “size mülakat yapmayacağım,” dedi. Elimi gözümün önüne inmiş sis perdesini dağıtsın diye yukarı aşağı birkaç kez indirip kaldırdım ve, “Niçin bizi doğrudan elediniz, bari birkaç dakika müsaade gösterseydiniz de çalışmalarımızı size gösterseydik,” dedim. “Sen de hoş geldin,” dedi. Allah’ım aklıma mukayyet ol. Adam delirmiş iyice. Ne olacak, kırk milletten kırk adamla uğraşması kolay mı? Her birinin derdi ayrı. Kimi, “Ayaklarıma kara sular indi, bu paraya bu iş yapılır mı?” kimi, “Ben yuva kuracağım artık, it ayağı yemiş gibi gezmeyeceğim, evimin direği, çocuklarımın babası olacağım,” kimi de, “Sigortalı bir işe gireceğim,” diye mızmızlanıp duruyordur yolculuk boyunca. Melquiades olsam hepsini kapıya koyarım. Ama ben Melquiades değilim ve madem böyle mahirim bir şeyleri kesip atmakla o vakit niçin uğraştım bu kaplumbağaları terbiye etmekle? Bak şimdi bile hep karşı tarafı aklayacak, deliliğine kılıf bulacak durumlara kendimi inandırmaya çabalıyorum. O hak verdiğin Melquiades dahi seni yok saydı. Bunu dert etmeyeceksin de bunun için onu kapıya koymayacaksın da kimi koyacaksın? Gücün garibanlara mı yetiyor düşüncesi zımparalayıp durdu zihnimi. Solgun, bu düşüncemin vücuduma yayılmasından etkilenircesine “Hoş buldum desene,” diye beni uyardı. Cılız bir, “Hoş buldum,” diyebildim.
Melquiades, elleri ile sakallarını sıvazlarken, “Sizi eleyecek kadar akılsız değilim, yolculukta bizimle olacaksınız,” dedi. Sevincim yüzümden okunuyordu ki, “Yarın gün ağarırken yola çıkacağız. Son kez evinize dönüp almanız gereken ne varsa yanınıza alın. Bu vakitlerde yolculuk uzun ve çetin geçer. Dışarıdaki iki Sırp’a söyleyin, çadırınızı göstersin. Bu gece ve bundan sonraki gecelerde beraberiz.” “Kabul,” dedi kaplumbağalarım hep bir ağızdan, ben de sessizce onlara uydum. Gelirken geçtiğimiz sokakları, çarşıları ve caddeleri geçip eve vardık. Yanımıza alacağımız ne varsa yeni bir heybe yapıp onlara doldurdum. Panayır alanındaki çadırımıza dönmek üzere kapıyı açtım. Eşikte durup odaya son kez baktım. Kırık seramiklerdeki yazıları aklımdan tamamladım. Heybeden başını uzatarak, “Haydi gidelim, çok vaktimiz kalmadı,” dedi olgun. Kafamı haklılığını onaylayacak şekilde salladıktan sonra panayır alanına doğru tekrardan yola koyulduk. Yine o iki Sırp karşıladı bizi ve Melquiades’in bizi de ekibine dahil ettiğini, kalacağımız çadırı onların göstereceğini söyledim. Panayır merkezindeki Melquiades’in çadırına elli adım ötedeki bir çadıra kadar eşlik edip “Burası sizindir,” dediler. İçeri girer girmez kaplumbağaları heybeden tek tek çıkarıp yere bıraktım. Kendilerine yeni köşeler tayin etmelerini izledim. Bir müddet sonra ortada buluşarak acıktıklarını belli eden davranışlara giriştiler. Cılız Asya kumaşından dokunan kilimi ısırmaya, toraman ise geviş getirmeye başladı. Diğer heybede bulunan ve sofamın son mahsulleri olan yeşilliği çıkarıp yere sepeledim.
Sırplar, “Melquiades sana iyi bakmamızı emretti, o yüzden çorba getirdik,” diyerek çadır kapısını aralayarak içeri girdi. Karınlarımızı bir güzel doyurduktan sonra sıra yapmamız gereken talimlere geldi. Nakkareye bir tokmak… Hepsi etrafımda toplandı. İlk kez yaşadığımı bu kadar çok hissediyordum. Neye üfledikçe kaplumbağalar kendi etraflarında dönmeye başladı. Üflemeyi kesip aynı ezgiyle nakkareye üç kez vurunca kabuklarına gömülüyor, neye tekrar üflediğimde ise kabuklarından çıkarak yeni bir figür gösteriyorlardı. Ne kadar süre talim eyledik bilinmez. Yorulup ara verdiğimiz esnada çadıra önce yanık çiçek kokuları ardından da Eflaklı Melquiades’in ta kendisi geldi. “Haşmetlilerim, demek terbiye olmaya karar verdiniz. Ne mutlu bana ki dünya gözü ile sizlerin bu hâlini görebildim. Çok uzun zamandır envai çeşit hayvanatla dünyayı geziyorum. Namınızı ilk kez yirmili yaşların başlarında çıktığım seyahatte işittim. O gün karar verdim aslında cümle hayvanat yerine yalnızca sizin olduğunuz bir yolculuğa çıkmayı. İşte şimdi buradasınız. Nice mürebbiler talip oldu sizi terbiyeye. Bu özveriyi hiçbirine göstermediniz. Benim ustam da o mürebbilerdenmiş. Kendisi çok çabalamış fakat başaramamış. Altınızı da altı ayrı kıtadan bulup bir araya getirmişler de o yüzden uyumsuzmuşsunuz, o yüzden kimse dilinizden tam anlamıyormuş. Ta ki bu mürebbiye kadar. Ya sen büyük kartal gibi altı dil biliyorsun ya da bunlar senin konuştuğun dili öğrendi bunca sene içerisinde,” diyerek tam karşıma bağdaş kurdu. “Hayır, ben sadece kendi dilimde konuşuyorum. Onlar beni anlıyor,” der demez gülerek, “iyi işte, adını tarihe altın harflerle yazdıracaksın. Kolay mı sırtlarında sadece kabuk değil dünyayı da taşıyan bu kaplumbağaları terbiye etmek? Kimi kanını içerek ölümsüz olmak istiyor, kimi kabuklarından zırh yaparak yenilmez bir savaşçı olmak. Sen ne yapmak istiyorsun, terbiye etmek mi?” dedi.
“Bir odaya hapsolduğum yeter, dünyayı keşfetmek istiyorum,” diye çıkışınca, “görelim bakalım o zaman maharetlerini. İlk gösteriyi yapacağımız yer buradan on günlük mesafede. Osmanlı diyarı derler, bilir misin? Şehzadelerden birinin sünnet düğünü olacak, biz de ilk gösterimizi orada yapacağız. İyi bir gösteri sunarsan cömert davranıp seni bahşişe boğabilirler. Ona göre haşmetlilerimi yormadan hazırlığını iyi yap. Bu işin sonunda vezir de olabilirsin, rezil de.” Melquiades lafını bitirdikten sonra oturduğu yerden kalktı ve, “İyi istirahatler haşmetlilerim,” diyerek çadırdan çıktı. Yanık çiçek kokusunun üzerimde bıraktığı ağırlık gözlerime indi. Oturduğum yere kıvrılıp yattım.
Ertesi sabah köscülerin tokmak sesleriyle uyandım. Melquiades daha önce uyanmış olacak ki tüm çadırlara sesini duyuracak şekilde, “Yolculuk başlasın!” diye neşeyle bağırdı. Hızla çadırları toplayıp kağnılara yükledik. Kaplumbağalarımı da kağnıya yükledim. Daha doğrusu Melquiades o iki izbandut Sırp’a öyle buyurmuş. On gün boyunca dokuz köyde mola verdik. Nihayet gösteri yapacağımız sarayın yakınındaki ovaya çadırlarımızı kurduk. Gösteride bize yardımcı olacak tüm malzemeleri alıp sarayın avlusuna vardık. Sünnet düğününün çoktan başladığı avluya kadar gelen çalgı seslerinden anlaşılıyordu. Çok geçmeden çalgılar sustu. Saraydaki erkanın avluya teşrif ettiğini gören Melquiades kıvrak zekâsını gösterecek vaziyette bir girizgâh yaptı ve gösteri sırasını açıkladı. Ben ve kaplumbağalarım en son çıkacağımızı orada öğrendik. Sırası gelen herkes çıkıp gösterisini yaptı. Ben de bir müddet perde arkasından gösterileri izledim. Yüreğim göğüs kafesimi kıracak gibi vurdukça vurdu. Heyecandan elim ayağım birbirine karışmasa bari diye dua ederken Melquiades, “Kıymetli misafirlerimiz, gösterimizin son aşamasında sizlerle bir ilki paylaşmak istiyorum. Herkes bir aslanı terbiye edebilir. Ya bir kaplumbağayı terbiye edebilir mi? Kambur Terbiyeci bir değil altı kaplumbağayı terbiye ediyor. Bize de bu şöleni sunmak düşüyor. Umarım kıymetli hünkarımız, şehzademiz ve sizler beğenirsiniz. Hazır mısınız?” diye coşkuyla sordu ve alkışlarla bizi sahneye davet etti.
Sahneye çıktığımda önce baş selamıyla hünkarı selamladım ardından kaplumbağalarımı heybeden tek tek çıkarıp yere bıraktım. Nakkareyi kamburumdan söküp bir tokmak indirdim. Herkesin meraklı gözleri üzerimdeyken kaplumbağalarım kıpırdamadan beni izledi. Nakkareye bir tokmak daha… derken arka arkaya iki kez daha bu durumu tekrar ettim. Terim beyaz saçlarımdan, ensemden ve kamburumdan aşağı doğru kaydı. Nakkare ile başaramayınca onları neyimle harekete geçireceğimi düşündüm. Neyimi kınından çıkarıp üflemeye başladım. Hareketsizlikleriyle geçen her an terimin daha da arttığını, izleyenlerin ise yüzlerindeki merakın yerini gerginliğin aldığını hissettim. Acaba elbiselerimi çıkarmadığımdan mı böyle oldu diyerek elbiselerimi çıkarttım. Solgun ve buruşuk tenim terden iyice tahriş oldu. İçten içe bildiğim tüm duaları okudum ve neye tekrar üflüyorum. Kaplumbağalar gözümün içine bakmaktan başka hiçbir şey yapmadı. Hünkarın yanındaki sadrazamlardan biri yerinden kalkıp bulunduğum yere geldi. Kaplumbağalarımı eline aldı. İyice inceledikten sonra hünkara dönüp, “Hünkarım, buraya on günlük mesafede Başaklı Çarşı adında bir çarşı vardır. Bu çarşıda da Fırfır Hayriye adlı bir âhi. Kocası ahşap oyuncaklar yapar, karısı da o çarşıda satar. Bunların altında o zatın adı yazıyor: Osman Hamdi. Adam işinde o kadar mahir ki bunlar bir kaplumbağa kadar gerçekçi,” dedi.
Mustafa Sarp Paker




Yorumlar