top of page

Öykü- Murat Boğurcu- Bir Demet Mekhag

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 23 Ara 2025
  • 4 dakikada okunur

Düşünmenin yıkıcı güzergâhlarına girmiyordu artık. Geçmişin yarı karanlık koridorlarında gezinmeyi bırakmıştı. Artık hiçbir istikameti yoktu. Gücü tükenmişken, kalanıyla gerekli işleri tamamlamalıydı. Yoksa bir bilinmezliğe yola çıkarken yapayalnız kalacaktı. Hayatı boyunca yalnızlığa mahkûm olmuş, bir ömrü öylece tüketmişti. Şimdi, sonuna geldiği bu hayatı noktalamadan önce, kendisi öldüğünde yalnız hissetmeyecek bir bağın iplerini sıkıca bağlamalıydı.

Seksen yaşındaydı. Vücut fonksiyonları bir bir işlevini yitirirken, hafızasının hâlâ dipdiri kalmasına şükrediyordu. Kendisinin bile yaşamanın kapısını bu kadar zorlayacağına inanması güçtü. Çevresinde kalan birkaç tanıdık, daha fazla yaşaması için iyi dileklerde bulunuyordu; fakat o, bu dileklere inanmayı çoktan bırakmıştı. Sonuna gelmişti. Eli kulağındaydı ecelin. Onu nerede ve ne şekilde yakalayacağını bilmiyordu ama yakınlarında dolaştığını hissediyordu. Ansızın gelip ruhunu kucaklayacağına dair duyduğu inanç, içindeki en diri hakikatti.

Kimsesi yoktu. Bırakacak bir eşyası, miras edeceği bir ismi bile olmamıştı. Aslında hiçbir şeye sahip olamamıştı. Başarmamaktan çok, elde etmeye gücü yetmemişti. “Elimde kalan” demek bile fazlaydı artık. Azıcık birikmiş parayı ölümünden sonra kendisine harcamaya karar verdi. Bir salı sabahı, bahar yağmurundan sonra bastonuna dayanarak sokağa çıktı. Islak kaldırımların kokusu ciğerlerine doldukça yaşadığını hatırladı. Aydınlanan hava, sokak lambalarını bir bir söndürüyordu; o anlar gençliğinden kalma bir sabah gibi görünüyordu gözüne. Düşe kalka bir türlü öğrenemediği, hep acemi kaldığı hayatı ıskaladığını düşündü.

İki sokak aşağıdaki cenaze işlemleri dükkânına varmak için neredeyse tüm nefesini tüketti. Kapıyı ağırca itip açtığında bastonunun titrediğini fark etti. Raflarda çeşitli kumaş ve pamuklar sergilenmişti. Küçük koridorun sonunda gençliğini yeni bitirmiş bir delikanlı oturuyordu. Yaşlı adamı görünce sandalyesinden kalktı, koşar adım yanına geldi.

— Buyur dede, hoş geldin.

Erman, başıyla hafifçe selam verdi. Soluğu kesilmişti, konuşmadan önce birkaç kez derin nefes aldı. Genç adam koluna girdi, onu sandalyeye kadar götürüp oturttu.

Erman, oturunca titreyen elleriyle bastonunu dizlerine dayadı.

 — Bir bardak su alabilir miyim evladım?

Hilmi suyu hemen getirip uzattı. Yaşlı adam yavaş yudumlarla içti. Sessizlik uzadıkça genç adamın merakı arttı; ama o, söze başlamadan önce gözlerini masanın kenarındaki tozlara dikti, bir an iç çekti.

— Adım Erman. Seksen yaşındayım. Kimim kimsem yok. Buraya geliş sebebim, öldükten sonra gerekli işlemleri senin yapmanı istemem. Bir miktar param var, defin işlemleri için yetecek kadar.

Durdu, nefes aldı.

— Ve eğer kabul edersen, öldükten sonra birkaç ay boyunca her pazar mezarıma bir demet karanfil bırakmanı istiyorum. Ben sana güveneceğim, senin vicdanına sığınacağım. Bu hayat bana insanların kötü olabileceğini öğretti. Ama gitmeden önce, hâlâ güvenilecek bir insanın var olduğunu bilmek istiyorum.

Hilmi’nin yüzüne şaşkınlık yerleşti. Böyle bir teklif, daha önce hiç duymadığı bir şeydi. Yaşlı adamın gözlerindeki yorgun güven, kalbine ince bir sızı gibi işledi.

— Erman Dede, seni çok iyi anlıyorum. Kimsesiz olmak zor olmalı. Hiç mi kimsen yok? Çocuğun, torunun?

— Yok evladım, olsaydı bir başıma buraya kadar gelmezdim.

— Kendin böyle bir hayat seçmiş olamazsın, belli ki yaşadığın bazı şeyler seni bu noktaya getirmiş.

— Uzun hikâye... Hiç evlenmedim. Çocuğum olmadı. Kimsesiz yaşadım, şimdi kendi ölümümü bile teslim edecek kimsem yok.

Hilmi başını eğdi.

— Anladım Erman Dede, ama bu istediklerin biraz masraflı olabilir. Önce bazı şartları konuşmamız gerekecek.

Yaşlı adam, iç cebinden bir tomar para çıkardı. Parmak uçlarıyla yavaşça masaya koydu, gence doğru itti. Hilmi, şaşkın bir sessizlikle paraya baktı.

Erman’ın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı.

Hilmi, parayı sayarken başını kaldırdı.

— Erman Dede, bu para senin söylediklerinden fazlasına yeter. Gereken kadarını alayım, kalanını sana iade ederim.

Erman’ın gözleri buğulandı. Gencin dürüstlüğü içini yumuşatmıştı.

— Adın ne evladım?

— Hilmi.

— Hilmi evladım, kalan para senin. Gerekli şartları yerine getirmenin mükâfatı.

— Ama fazla bu, kabul edemem.

— Et evladım, merak etme. Yaşayacak kadar, ölmeden önce rezil olmayacak kadar param var. Bunu al ki içim rahat gideyim. Gözüm arkada kalmasın, hak yemeden hakka ulaşayım. Bu hayatta tek isteğim kaldı: öldükten sonra ortada kalmamak.

Hilmi’nin sesi yumuşadı.

— Ne gerekiyorsa yaparım Erman Dede. Allah sana uzun ömür versin ama... gittiğinde gözün arkada kalmasın. Çocuklarım üzerine yemin ederim, sözümü tutarım.

Erman, bastonuna yaslanarak hafifçe gülümsedi.

— Güveniyorum sana, Hilmi. İki sokak ötede, mor renkli dokuz numaralı evde oturuyorum. Ölünce haberin olur zaten. Benim için önemli olan, öldükten sonra iki ay boyunca her pazar bir demet karanfil bırakman.

Hilmi başıyla onayladı.

— Söz. Her pazar bir demet karanfil. Ama... neden karanfil, Erman Dede?

Erman bir an sustu. Gözleri uzaklara, sanki geçmişin sisine daldı.

— Bir sevdiğim vardı. Her pazar ona bir demet karanfil götürürdüm. Ta ki elimdeki demetle Haydarpaşa Garı’nda bir başıma kalana kadar. O gün gitti... Ben kaldım. O günden beri her hafta gidip bekledim. Aynı hevesle, aynı umutla... ama hep yalnız döndüm. Artık gücüm yok. Yine de karanfilleri alıp eve getiriyor, masamdaki vazoya koyuyorum. O karanfiller bana huzur veriyor. Elli senedir aksatmadım bunu. Toprağın altında olsam bile, karanfillerin beni yalnız bırakmayacağını bilmek istiyorum. Çünkü onlara baktıkça, sevdiğim yanımdaymış gibi hissediyorum.

Hilmi’nin gözlerinden yaşlar süzüldü. Sanki içinden bir şey kopmuştu. Derin bir nefes aldı.

— Karanfiller her pazar gelecek Erman Dede. Hatta istersen arada seni ziyarete geleyim. Evime beklerim, eşim Sude de sevinir. İstersen seni Haydarpaşa Garı’na götürebilirim. Arabam var.

Erman, minnet dolu bir gülümsemeyle başını salladı.

— Hayır Hilmi evladım, bu yaşıma kadar yalnız yaşadım. Eğer bu isteğini kabul edersem düzenim bozulur, sizin huzurunuz da. Ama teklifin beni mutlu etti. Eve her gittiğimde vazodaki karanfillere bakınca, sanki ömrüme bir gün daha ekleniyor. Böylesi benim için daha iyi. Sen iyiliğini kaybetme. Ben yalnız kaldım, yalnız yaşadım, yalnız gideceğim. Ama sen yalnız kalma, yalnız yaşama, yalnız gitme. Çünkü bu hislerin yaşattığı acının tarifi yoktur.

Hilmi, başını eğdi.

— Olur mu öyle şey Erman Dede, huzurumuz bozulmaz. Biz hâlâ iyiliğimizi kaybetmedik.

— Biliyorum, evladım. Ama her şeyin olurunda devam etmesi herkes için daha iyi. Ben giderken üzülerek veda etmek istemem. Arkamda yas tutanlar bırakmak bana ağır gelir. Ama yaşadığım sürece, ara sıra kendimi hatırlatmak için gelip bir bardak suyunuzu içerim.

— Tabii ki Erman Dede, kapımız sana her zaman açık. İstediğin zaman gel. Bak, bu da benim numaram. Bir şeye ihtiyacın olursa çekinmeden ara.

Erman, bastonuna dayanarak yavaşça ayağa kalktı. Koridorda adımlarının yankısı duyuldu. Kapıya varınca, başını çevirip Hilmi’ye baktı. Gözleri nemliydi ama yüzünde huzurlu bir tebessüm vardı.

— Bu arada Hilmi evladım... Sevdiğim kadının adı Mekhag’dı. Bizim dilimizde karanfil demek.

Gülümsedi ve ağır adımlarla uzaklaştı.

Hilmi’nin başı önüne düştü. Gözleri dolu doluydu. Hayatın bir tarafında hep bir karanlık olduğunu, ama o karanlıkta bile ışığını koruyan insanlar kaldıkça dünyanın hâlâ yaşanabilir olduğunu düşündü. O an, sevdiklerine daha sıkı sarılma isteğiyle doldu.


Murat Boğurcu

 
 
 

Yorumlar


bottom of page