Öykü- Ümit Can- Koltuk
- İshakEdebiyat

- 2 gün önce
- 4 dakikada okunur
Ben bir koltuğum. Ama öyle sıradan, dertsiz tasasız bir oturma aracından bahsetmiyoruz. 2004 model, ergonomik, bel destekli, altı cıvatası eksik ve devlet malı bir makam koltuğuyum. Mazinin tozuna bulanmış, devletin kalın duvarları arasında ömrünü tüketmiş, her gün binbir endişeyle ezilmiş bir hatıra taşıyıcısıyım. Dördüncü kat, 38 numaralı odada, “Kayıp Evrak ve Teslim Edilemeyen Dosyalar Müdürlüğü”nün demirbaşıyım. Müdür Nihat Bey bana “Koltuğum” der, fakat bilmez ki onun omzundaki görünmez yüklerden biriyim ben.
Çaycı Cemil, her sabah yaptığı gibi kapıdan kafasını uzattı.
“Sabah şerifleriniz hayrolsun, Müdürüm. Size özel çay demledim, yaseminli… Eser miktarda devlet kokusu içerir.”
“Koltuğum,” dedi bugün yine, poposunu üstüme bırakarak, “bu sabah yine üç dosya kayboldu. Bu binada zaman başka akıyor olabilir mi?”
“Olabilir,” dedi çaycı Cemil elindeki çayı müdürün önüne bırakırken. “Geçen yıllarda bir gün tuvalete girdim, çıktığımda müdür değişmişti.”
Saat dokuzu on geçe arşiv memuru Arif içeri girdi. Kafasında soru işaretleri, elinde sahipsiz bir dilekçe vardı.
“Müdürüm,” dedi, “bu dilekçede tarih yok, imza yok ama onay var. Evrak kayıtta görünmüyor.”
Nihat Bey başını kâğıda gömdü.
“Sistemde görünmeyen evrak… Demek ki sistem tıkır tıkır çalışıyor. Güzel.”
Ama Arif’in gelme nedeni başkaydı. Kısa bir kararsızlıktan sonra telaşlı sesiyle konuya girdi.
“Efendim!” dedi, “dün siz odada yokken, masanıza imzalanacak evrakı bıraktığımda koltuk konuştu!”
Herkes bana döndü. Hafifçe gıcırdadım. Huyum kurusun, bazen kendimi tutamıyorum.
Nihat Bey bir an durdu. Gözlüğünü çıkarıp bana baktı. Sonra kendi kendine güldü.
Herkesin fokurdayarak patlaması için bir nedeni vardır. Benim de bu götlerdi.
“Cemil,” dedim, “Senin belanı sikerim, işini düzgün yap ve şu pencereleri kapat! Soğukta menteşelerim tutuluyor.”
Bir çığlık, bir kahkaha, bir sessizlik daha.
“Gördünüz mü!” diye bağırdı genç memur. “Bu koltuk bilinçli!”
“Bu koltuk tam bir müdür olmuş” dedi Cemil bu kez. “Herkesin içinde personeli aşağılıyor, küfrediyor.”
Nihat Bey ters ters Cemile baktı, gözlerini ovuşturdu. “Sen… konuşuyorsun?”
“Evet,” dedim, “ben devletin hafızasıyım, tabi ki konuşurum. 2005’te kaybolan bütçe raporları hâlâ minderimin içinde. Ve daha neler var neler!”
O an her şey durdu. Arşiv memuru bayıldı. Cemil farkında olmadan müdürün yaseminli çayından yudumladı.
Nihat Bey’in gözleri büyüdü. “Demek hepsi sende,” dedi fısıltıyla.
“Evet,” dedim. “Ama bir şartla sizi ele vermem.”
“Ne şartı?”
“Beni bu kurumda iş yükü ve sorumluluğu çok ama çok az olan birime vermeni istiyorum. Yıllardır bu popoların ağırlığı yetti artık.”
Tam o anda kapıdan iki adam girdi odaya. Siyah takım elbise, güneş gözlüğü, kulaklık. Göğüslerinde “DMİM” yazılı. “Devlet Mobilya İstihbarat Müdürlüğü. Konuşan koltuk tespit edildi. İhlal durumu var! Taşınması gerekiyor.”
Bağırdım: “Altımda hâlâ on yedi kayıp zimmet fişi var! Taşınması, atılması gereken sadece ben değilim!”
“Çok konuşma! Senin zürriyetini sikerim.” dedi adamlardan biri.
Nihat Bey odayı saran gergin havayı dağıtmak için bakımlı ellerini üzerime koyarak beni yatıştırmaya çalıştı:
“Korkma,” dedi munis bir sesle, “Kendini devletin ceberut yüzünün şefkatli kollarına bırak. Öyle sanıyorum ki sadece derini yüzecekler.”
Olan biteni anlıyordum ama kabullenememek… işte beni mahveden buydu. Kendi içimi açtım diye herkes gibi beni de incittiler ve karga tulumba sürükleyip adi bir suçlu gibi götürdüler.
O günden sonra müdürlük koltuksuz kaldı. Evraklar bir süre, kurum üzerindeki şüphe ve makul eleştiriler toz olup dağılana kadar hiç kaybolmadı.
Ama asıl gariplik bundan sonra başladı.
Yeni müdür vekâleten getirildi. Oturması için sıradan ve altına bir şeylerin gizlenmesi mümkün olmayan bir sandalye yollandı. Tabi yeni müdür iki hafta sonra bel fıtığı şikâyetiyle hastaneye koştu. Bu kez rahat etsin, ağrıları dinsin diye yerine minder kondu.
Minder tabiatı gereği makamın ağırlığını kaldıramadı bir süre sonra ve protesto fişeğini ateşledi:
“Ben bu görevi kabul etmiyorum. Altıma süpürülen suçlar hadi vicdanımı yaralaması neyse de kumaşıma zarar veriyor. Kaldıramayacağım yükler vermeyin.”
Daktilo Hanımefendi kurumdaki otorite zafiyetinden faydalanarak, 1982’den beri ilk kez tuşuna bastı:
“KOLTUĞU GERİ GETİRİN.”
Fotokopi makinesi ise evrak basmayı reddetti.
“Müdürün oturduğu yer yoksa evrak da yoktur!”
Çaycı Cemil bile zıvanadan çıkmış ve kendini garantiye almanın heyecanıyla cebinden bir kart çıkarıp gelen gidene göstererek:
“Artık ben de sendikalıyım,” diyordu heyecanla, “bu yapı çökerse, ilk ben duvar olurum.”
38 numaralı odanın camları o günden sonra geceleri kendiliğinden buğulandı. Radyatörler hırıltıyla çalıştı. Bina her Allah’ın günü iç geçirdi durdu.
Beni o sırada şehir dışında kimselerin pek uğramadığı bir kültür merkezine ziyaretçilerin oturması için koridora koydular. Yanıma "Yalancıdır, muhatap olmayınız!" tabelası konmuştu. Gören kimse “bu tabela da neyin nesidir” diye sorgulamadı hiç. Çocuklar üstüme oturup yedikleri cipslerin kırıntılarını döküyor ve yağlı ellerini sürüyorlardı. Yağlı bir makamdan, yağlı bir koridor koltuğuna terfi etmiştim!
Beni kültür merkezinin koridorlarına getirip koyan şeyin kendi iç hesaplaşmalarım olduğunu ne yazık ki biliyor ve bundan pişmanlıkla karışık bir utanç duyuyordum.
Bir gün üzerimde Zehra isimli bir kız oturuyordu, beş yaşındaydı. Annesi odalardan birine girmeden önce onu tembihlemiş, “Beş dakika şurada otur,” demişti, “ben hemen geliyorum.” Koltuğun kollarına yayılmış, bir yandan çıtırdayan patates sesleriyle meşgul olurken bir yandan da duvardaki yangın tüpüne bakıyordu Zehra. Ayakları yere değmiyordu ama başı dimdikti. O sırada bir silah sesi yankılandı koridorlarda. Kimse ilk anda anlamadı. Ses öyle ansızın, öyle sahipsizdi ki… Namludan çıkan kurşun kimseyi hedeflemeden, kimseye hesap vermeden öylece ilerlemişti. Tıpkı yanlış adrese yollanmış bir mektup gibi…
Zehra’nın cips paketi yere düştü. Koridorda çığlıklar, bağırışlar ve koşuşturmalar vardı sadece. Kalabalığın içerisinden “Ambulans!” diye bağırdı biri. Annesi geldiğinde dizlerinin üzerine yığıldı. Sanki biri hayatının ortasından bir sayfayı yırtmıştı ama kopan kısım hala gözlerinin önünde duruyordu. Çocuklar düşerdi, dizlerini kanatırdı, parmaklarını kapılara sıkıştırırdı; ama bu başka bir şeydi. Bu, dünyayı ortasından ayıran türden bir boşluktu.
Kurşun Zehra’nın göğsünden girmiş ve minik sırtından çıkarak kumaşıma saplanmıştı.
Aklımdan çıkmadı hiç bu sahne, unutmayı çok istedim ama unutamadım. Kumaşıma ince bir sızıntı ile dağılan kanın ılıklığını, cipslerin çıtırtısını, Zehra’nın gövdemde ve kollarımda gezinen yağlı minik ellerini hala hissederim. Belki de susmayı bilsem beni alıp oraya koymayacaklar ve Zehra bir yan koltukta oturacaktı; yolunu şaşıran o zalim kurşun boş duvara saplanacaktı.
O gün apar topar alıp götürdüler beni balistik inceleme için. Soğuk ve renksiz bir odada her yerime baktılar, parçalarımı ve kumaşımı söküp çıkardılar. Benimle işleri bitince de suça ve günaha bulanmış uzuvlarımı imha edilmek üzere Devlet Malzeme Ofisine gönderdiler.
İmhadan sorumlu memur beni yakılmak üzere bekleyen diğer malzemelerin yanına bıraktı. Telefonunda birkaç tuşa bastı, açan kişiye “Müdürüm,” dedi kapıdan çıkarken, “Cuma günü hepsini bir yakarız.”
Hafifçe gıcırdadım, huyum kurusun. Bu kez minderimin altından başka bir suç belgesi çıkacağı için değil, tüm günahlarımdan kurtulacağım içindi bu gıcırdama.
Ümit Can




Gayet keyifli ve güzel bir öykü. Tebrikler.