top of page

Öykü- Serkan Arslan- Pıtraklar

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 3 gün önce
  • 5 dakikada okunur

Deniz, üstündeki martılar ve ağır ağır yol alan gemilerle mavi gözlerini içine çekiyordu her defasında. Günün bu erken saatinde ışık suyun üstünde oyundan oyuna koşuyordu. İleride bir karabatak daldı çıktı suya. Etrafı gözetledi, yeniden daldı. Martılar süzülüyordu çığlık çığlığa. Bir ferahlık sarar gibi oldu o an içini. Bakışlarını etrafa çevirdi. Pazar günü pek bir hareketlilik yoktu etrafta. Gelirken de çok sakindi yollar. Sokaklar boştu. Şimdi sadece üst yoldan geçen birkaç arabanın sesi duyuluyordu. Ormana takıldı gözleri. Ağaçlar sabah rüzgârıyla salınıyordu. Bir kuş gördü. Camı açtı. Bir süre sesi dinledi. Camı kapatıp başını geriye yasladı, gözlerini kapattı. Zihninde çocukken ormana daldıklarında pıtrakların ayakkabılarına dolduğu günler canlandı. Tek tek temizlenmesi gereken onlarca inatçı diken...

O uyandığında ev halkı uyuyordu. Odadan çıkarken eşine baktı. Yılların birlikteliği, birikmiş onca an, rafların alamayacağı üst üste dizilmiş yaşantılar... Yaşadıkları onca sıkıntı, hastalık, geçim derdi, eş dost ve akrabayla yaşadıkları sorunlar... Hepsini birlikte göğüslemişlerdi. Acı tatlı nice zaman... “Çok sevdim seni,” diye mırıldandı duyulmaz şekilde. Odanın kapısını açık bırakarak ilerledi. Oğlunun odasına geldi. Hayta geç uyumuştu kesin. Gece kim bilir kaçta gelmişti. Kapıyı açık bırakmış, üstünü başını değiştirmeden dalmıştı yatağa. Parmak uçlarında girdi odaya. Bir örtü arandı dağınık odada. Sonunda yatağın baş kısmında yerde buldu. Usulca örttü üstünü. O an kıpırdandı oğlu ve anlamsız bir şeyler söyledi. Anlamadı. İçi erircesine baktı oğluna. Dokunmak için elini uzattı, son anda yumruk yaparak hızlıca geri çekti. 

Gözlerini açtı, denizin üstünde martılar süzülüyordu. Bir motorda oltalarını hazırlamaya çalışan neşe içinde gençler gördü. Eşinin hamile olduğunu öğrendiği ilk gün geldi aklına. Başını direksiyona yasladı. Bir pıtraktı çocuğu hiç koparamadığı. İnatçı. Damarlarında dolandı aklı. Gizlediği yerlerden çıkardı anılarını. O gün mutluluktan uyuyamamıştı. İlerleyen aylarda erkek olduğunu öğrendiklerinde içi içine sığmamıştı. Tesbihini bir başka çeker olmuştu dost meclislerinde. Göğsü kabarmıştı. Cinsiyetini soran eş dosta "Erkek adamın erkek oğlu olur!" demişti. Tutunmak istedi anılarına. Olmadı yetmedi, yetemediler. Gözünden bir damla yaş süzüldü. Hayırlısını dilemek ne de kıymetliymiş. Lise sona gelen oğlu serserilikte sınır tanımıyordu. Elinin tersiyle gözyaşını sildi. Şefkatle baktı tekrar oğluna. Koridordan geçerken duvardaki aile yadigârlarına gözü değdi. Çerçevelere dokundu. Annesi. Hastane odasında beyaz çarşaflar içerisinde nurdan bir top gibi geldi gözlerinin önüne. Gülümsüyordu. Çocukken çoraplarından pıtrakları temizleyen annesini duydu. “Ah be oğlum!” derdi hep. Şimdi, “Yapma oğlum!” der gibi bakıyordu. Yeniden bir damla süzüldü yanağından. İlerledi. Sessizce çıktı evden. Sokaklar bomboştu. Sabahın serinliği sırtına deniz kokusunu yüklenmiş dolanıyordu şehirde. Çok severdi iyot kokusunu. Derin derin çekti. Arabaya doğru yürüdü. Bir süre oturdu arabanın içinde. Nereye gideceğini, ne yapacağını bilemedi. Kararsızlık içindeydi. Bir eli direksiyonda diğeri kontakta durdu bir süre. Karanlığına baktı. Her yer yosun tutmuş bir kaya gibi kaygandı. Basmaktan çekindi. Çıkmazını çözüme dönüştürmeyi denedi yine,  yeniden. Olmadı. Şeytan da ellerini doladı şah damarına, soluğunu istediği gibi dolandırdı damarlarında. Kalbine üfledi usul usul. Körleştirdi zihnini. Güneşin rengini soldurdu kafasının derinliklerinde. Gözünü görmez kıldı. Kontağı yarım çevirdi. Radyo açıldı.

“Deniz üstü köpürür

He-hey canım

Rinna-nay, rinna-rinna-nay”

Türkü ile doldu içerisi. Etrafa saçıldı her nota. Sözler dağıldı uluorta. Çocukluğundaki eski radyoyu hatırladı. Duvara asılı antenli radyo. Derin bir nefes aldı. TRT türkü açıktı hep o zamanlar.

“Şifa istemem balından

Bırak beni bu halımdan”

Aklı oyuna sarmıştı. İki türkü sarmaş dolaş olsun istedi ama denizin üstü köpürürken şifa istemiyordu balından. Arabanın sağına soluna dağılan sözlerle çocukluğundaki türkü cirit atıyordu kalbinin sokaklarında. Her biri kendi havasındaydı. Biri diğerine kördü. Sesi açtı biraz daha. Bastırsın istedi çocukluğunu. 

“Benim de şu cihana gelişim

He-hey canım

Rinna-nay, rinna-rinna-nay”

Çocukluğundan bir fırtına daha esti.

“Geçtim dünya üzerinden

Ömür bir nefes derinden”

Türküler kuşattı karanlığını. Çocukluğunun türküleri ile arabanın radyosu karıştıkça karıştı birbirine. Bir duvarın kenarındaydı. Ne aşabiliyor ne de yolunu değiştirebiliyordu. Nasıl olmuştu da bu çıkmaz yola girmişti. Etrafında pervane olan herkes bir pıtrak gibi yapışmıştı üstüne başına. Gelgitler iç içe geçmiş kavga ediyordu. Düşünceler kafasındaki duvarlara çarpıyor, durmadan büyüyordu. Karardıkça kararıyordu bakışları. 

Kafasını direksiyondan kaldırdı.  Martıyı gördü. Sonra suyun her zerresinde bir güneşçik... Gençler, tek tek oltasını denizle kavuşturdu. Gözlerini kapadı yeniden.

“Bu dünyanın direği yok

Merhameti yüreği yok”

Ne de çok severdi bunu. Belki bir daha... Dinlese. Gitse sığınsa çocukluğunun o türkü kokan masumluğuna. Kararından dönmemek için elleri titreyerek kapattı bir anda hem radyoyu hem içindeki sesi. Yüreğindeki umut söndü o an. Kalbine sökün etti karanlık sisler. Göz gözü görmez oldu bir anda. Titrek eliyle tamamen çevirdi kontağı. Düşük hızda boş sokakları hafızasına kazıyarak ilerledi. Tanıdık simalar. “Eyvallah başkanım, sayende oğlan bir meslek öğreniyor.” “Abi selamını söyledim ilgilendiler.” Bu hallere düşmeden önceki saygınlığı, “Abi, başkanım,” sözleri çalındı kulaklarına. Nefsi, bir gurura kapılır gibi olduysa da düştüğü hal geldi gözlerinin önüne. Kafasını çevirdi. Yola odaklandı. Hızlanmak istese de yapamadı. Aynı hızla devam etti. 

Bir martı hızla daldı denize. Kuru yük gemisi kocaman görünüyordu. Elindeki metal ağırlığı diğer eline alarak camı araladı. İçeriyi havalandırdı bir süre. Yeniden yaslandı geriye, gerindi. Öne eğilip yüzünü elleriyle kapadı. 

Şehirden çıktığında deniz kenarından devam etti yoluna. Çocukluğundan beri yaşadığı bu yerleri sırladı kalbine. Bir valize zorla sığdırılmış her şey gibi doldu içi. Bir esintiye emanet etti kendini. Şehrin sokaklarında yürüdü. Koşturan bir çocuğun peşine takıldı. Sokakları dolandı. Parklarda oynadı. Denize girdi. Korkusuzca atladı. Bir deniz yıldızının ağır ağır hareketini izledi. Deniz analarına dokundu. Üç top dondurma ısmarladı izlediği çocuğa. En çok sadeyi sevdi çocuk. Çocukluğu, gençliği, ilk kez sigara içtiği okul köşesi, birayı tattığı kayalık geldi gözlerinin önüne. Çocuk etrafında neşeyle koşuşturdu. Elinden tutup sokak sokak mevsim mevsim unutulmuş nice anısına götürdü onu. 

“Ne yemek ne içmek ne tadım kaldı

Garip bülbül gibi feryadım kaldı.”

Bir anda kendini müziğin içinde buldu. Uykudan uyanır gibiydi. “Ah yalan dünya,” diye mırıldandı. Düşünmeden yola devam etti bir süre. Daha sonra bir yola girdi. Denizi karşısına aldığı bir yarda durdu. Buraya kadar nasıl geldiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Sular çok sakindi. Ağaçların yaprakları hafif bir rüzgârla kıpır kıpır dans ediyordu. Bir martı süzülüyordu ileride. Bir balığı gözüne kestirdiği anda dalacak gibiydi. Bir yudum su içti. Suya bile özlemle baktı. Martıyı yeniden göz hapsine aldı. İzledi. Sustu. Belki üzüldü. Bir kuş olmak istedi o an. Hafifçe kafasını salladı kendini bir düşten uyandırmak ister gibi. Torpidodan defteri aldı. Uzun uzun inceledi. Tek tek baktı rakamlara. Bilmem kaçıncı kez aynı hesabı yaptı. Aldı koydu çarptı çıkardı ekledi karşılaştırdı. Sonuç aynıydı. İçinden çıkılmaz haldeydi. Borçlar boyunu aşalı çok olmuştu. Piyasanın gözündeki kendinden utandı. Ter bastı. Defteri yerine koydu. Alnını direksiyona dayadı. Bir kez daha açtı torpidoyu. Defterin altını yokladı. Eline değen metalin soğukluğu içini ürpertti. Denizi izledi yeniden. Martı amacına ulaşmış uzaklaşıyordu. Deniz çarşaf gibiydi. Uzakta bir yük gemisi hiç acelesi yokmuş gibi yol alıyordu. Radyoda türküler, utanç duygusu, pıtraklar orasında burasında...

Gözlerini araladı, camı indirdi ve derin derin nefes çekti ciğerlerine. Hapsetmek istedi. Çeliğin soğukluğunu hissetti. Pıtraklar, tüm bedenini sarmış, temizleyecek takati kalmamıştı. Kalbini hedefine aldı. Metalden çıkan ses bir anlığına hayatın akışını durdurmuş, gökyüzünü pıtraklarla doldurmuştu.


Serkan Arslan

 
 
 

Yorumlar


bottom of page