Öykü- Zeynep Altuntaş- İhanetten Arda Kalan
- İshakEdebiyat

- 26 Ara 2025
- 3 dakikada okunur
Deniz griydi; sabahın puslu ışıkları gökyüzü ile denizi birbirine karıştırmış, sessizlik kıyıyı ağır bir örtü gibi kaplamıştı. Kumlar hâlâ gecenin nemini taşıyor, Leyla’nın her adımı altında hafifçe eziliyor, geride ıslak ve soğuk bir iz bırakıyordu. Denizden gelen tuzlu rüzgâr saçlarını savuruyor, kulaklığındaki hüzünlü şarkının titrek notaları gri ufukla buluşuyor, Leyla’nın kalbindeki kırıklığın yankısıyla birleşiyordu.
Cem’in mesajları zihninde birer gölge gibi dönüyordu. Her satır kalbini keskin bir hançer gibi deliyor, geçmişteki kahkahalarını, geceleri, yakınlıklarını parçalıyor, ıslak kumların soğukluğu kadar acı veriyordu:
“Seninle olmak istiyorum… ama Leyla’dan ayrı bir yerde, sadece ikimiz…”
“Geçen gece aklımda sen vardın ama sen fark etmeyeceksin, değil mi?”
“Sana söylememe gerek yok ama bazen seni düşündüğüm için suçluluk hissediyorum… ama bunu anlamayacaksın.”
“Bazen sevgi öyle bir şey ki… sana hiç dokunmayan bir yanıyla sadece beni sarıyor.”
Leyla telefonu elinde sıkarken parmakları titredi; gözleri doldu ama donuklaştı. Her kelime, gecenin karanlığı kadar soğuk, dalgaların kıyıya çarpışı kadar keskin, rüzgârın uğultusundaki hüzün kadar ağırdı. Aldatma sadece bir ihanet değildi; mesajların her biri güvenini, masumiyetini ve kendi değerini silen ince bir işkenceydi, sanki Cem’in sözleri kalbine tuğla tuğla yükleniyordu.
Ama sonra gözleri sahildeki küçük deniz kabuğuna takıldı; aralarındaki özel bir bağın sembolüydü bu kabuk. Cem’le ilk buluştuklarında, deniz kenarında birlikte bulup sakladıkları, içine küçük notlar koydukları kabuk… Her çizgi, her kıvrım onların birlikte paylaştığı sırları ve umutları hatırlatıyordu. Şimdi ise ihanetin acısı, kabuğun ağırlığı kadar Leyla’nın içini sıkıyordu.
“Bunu… nasıl yapabildi?” diye fısıldadı kendi kendine. Kelimeler zihninde bir gölge gibi dönüyor, her satır kalbinde yeni bir yara açıyordu. Boşluk bir okyanus gibi genişlemiş, dalgaların ritmiyle birleşen mesajların soğukluğu, her saniye biraz daha derinleşiyordu. Dalgalar kıyıya çarpıyor, köpükler ayak bileklerini ıslatıyor, tuzlu rüzgâr tenine dokunuyor, mesajların yarattığı acı ile birleşiyordu.
Ufukta kayık belirdi. Sisin içinden yavaşça biçim kazanan kayık, Leyla’nın zihnindeki acının ve ihanetin bedensel temsiliydi. Siluet yüzsüz, sessiz, ama gerçek ve ağır bir anlam taşıyordu; suyun yumuşak kıpırtısı, kayığın gölgesinde dans eden sis, Leyla’nın kalbinde fırtına yaratıyordu. Her dalga, her köpük, mesajların soğukluğunu, alayını ve sahte yakınlığını yankılıyor gibiydi.
Arkasında Aslı duruyordu; eli Leyla’nın omzuna dokundu, sıcaklığı puslu sabahın soğuğuna karşı bir siper gibi. “Bu… sadece zihninin bir oyunu,” dedi. Ama Leyla biliyordu ki kayık hem gerçek hem de rüya gibiydi; her dalga, her sessizlik mesajların izlerini taşıyor, içindeki boşluğu daha da belirginleştiriyordu.
Leyla derin bir nefes aldı, kabuğu ellerine aldı. Parmakları, deniz kabuğunun pürüzlü ama eşsiz dokusunu hissediyor, içindeki minik notları ve anıları hatırlıyordu. Gözlerini denize dikti, bir süre durdu, rüzgârın uğultusunu ve dalgaların ritmini dinledi. Sonra tüm acısını, ihaneti, geçmişi simgeleyen kabuğu denize bıraktı; su kabuğu yavaşça içine çekti, minik bir ışık gibi parlayan anılar dalgalarda yayılıyordu.
Kayık yavaşça yaklaştı, siluet uzanmış gibi duruyor ve Leyla’ya fısıldıyordu:
“Beni affetmek zorunda değilsin. Ama bil ki, aşkın en acı gerçeği, onu kendi içinde taşımaktır. Benim boşluğum, senin boşluğunu besledi. Sen hâlâ buradasın; kendi sessizliğinde güçlü olabilirsin.”
Leyla gözlerini kapattı. Mesajların acısı hâlâ vardı; her kelime bir hançer gibi saplanmıştı. Ama bir şey değişmişti: acı, hayret ve boşluk bir farkındalık ve güç haline gelmişti. Kayık yavaşça kayboldu, siluet sisin içinde eridi; rüzgârın uğultusu ve dalgaların sessiz çarpışı arasında kayboldu.
Aslı yanındaydı, sessizce ama anlamlı bir destek sunuyordu. Leyla derin bir nefes aldı; içindeki boşluk, mesajların yarattığı acı, ihanet… hepsi artık onu yok etmiyordu. Gözlerini açtı, kafasını kaldırdı. Rüzgâr saçlarını savuruyor, denizin tuzlu kokusu burnuna doluyor, her nefes acıyı ve farkındalığı birlikte getiriyordu.
Ve Leyla, tamamen ayakta durdu. Omuzları dik, bakışları kararlı, kalbi kırık ama ruhu dimdikti. Kayık gitmiş, siluet kaybolmuştu… ama Leyla artık hem acısını hem boşluğunu hem de ihanetin yarattığı yaraları kucaklamış, kendi gücüyle duruyordu.
Ufuk puslu ama gözleri berraktı. Şarkının son notası havada asılı kaldı; deniz, sessizlik ve hafif bir fısıltı, Leyla’nın trajedisini ve gücünü bir araya getirdi. Okuyan, tam o anda hayrete düşüyordu: “İşte bu kadın, kendi boşluğundan ve ihanetin acısından dimdik çıkıyor.”
Zeynep Altuntaş




Yorumlar