Öykü- Zeynep Öztekin Yıldırım- Memento Mori

Her sabah yaptığı gibi Café de la Nouvelle-Athènes’de yerini aldı. Resim defterini ve pastel boyalarını yerleştirip, ilk müşterisini beklemeye koyuldu. O sırada köşedeki masaya genç bir kadın oturdu. İhtiyar adam, tam aradığı gibi birini bulmanın coşkusuyla çizmeye başladı. O, kalkıp gitmeden resmi bitirmeliydi. Henüz doğum yapmış bir sokak kedisinin yorgunluğu ve bıkkınlığı vardı üzerinde. Yüzünü güneşe verdi, gülümsedi, kaslı bacaklarını kırmızı kabarık eteğinin altından olabildiğince uzattı. Etrafındakiler merakla kadını süzüp, sigara kokulu gürültülerine geri döndüler. Güneş, Paris’i yavaş yavaş ısıtıyordu. Bahar geldiğinde sokak kafeleri taşıdığı meyvelerin ağırlığından eğilmiş ağaçlara benzerdi. Yaşlısı genci en yakın kafede buluşur saatlerce otururdu. Garsondan bir bardak absent istedi. Kimseyi beklemiyordu, hissiz, donuk mavi bakışları masanın mermeriyle yarışabilirdi. Etraftaki kalabalığın içinde yalnızlığını saklamaya çalışmıyor, absenti içip bir an önce uyuşmak istiyordu. Dans provalarına ayık kafa ile katlanamıyordu. Saatine baktı, biraz para bırakıp kalktı. Masaların arasından ilerleyip kaldırıma ayak basacağı sırada:
Ressam, “Küçük hanım portrenizi yaptım, almak ister miydiniz,” diye seslendi. Sesi duyan kadın ihtiyar adamın yanına döndü.
“Kaç frank istiyorsunuz bayım?”
“On frank.”
“Beni neden bu kadar çirkin çizdiğinizi açıklar mısınız? Bu kadar mutsuz mu görünüyorum?” dedi sinirli bir ses tonuyla.
“Resim yaparken güzelliği aramam, sadece o ânı çizerim. Bu ân da şehrimizde bulacağınız en dürüst kişidir,” dedi. Bir ânı bir kişiye benzeten bu adam farklı biri olmalı diye düşündü genç kadın. Hissettiklerini, anlamış ve resmetmişti. Ne kadar kötü görünse de kendiydi işte. Çevresindeki herkesin yaptığı gibi onu kandırmamıştı.
“Peki, buyrun alın,” diyerek küçük çantasından parayı çıkarıp uzattı. O sırada ihtiyar ressam kalın kâğıdı rulo yapmıştı bile. Kadın uzaklaşırken isminin baş harflerinin işli mendili ile pastel boya bulaşmış ellerini temizledi, cüzdanını çıkarıp parayı itinayla yerleştirdi. Yıllar sonra Paris’in çatı katlarında, bodrumlarında bu resimler bulunduğunda yaşlı ressamın sadece bir kadını değil bir dönemin ruhunu çizdiği anlaşılacaktı.
O gün kafede bütün bunlara şahit olan biri daha vardı. Mösyö Dupont. Yıllardır Adalet Bakanlığının tozlu arşivlerinde çalışan bu emektar memur boş zamanlarında fotoğraf çekmeye merak sarmıştı. Pek alışık olunmayan fotoğraflardı bunlar. Bay Dupont, ressama usulca yaklaştı, cebinden bir balerin fotoğrafı çıkardı.
“Mösyö Degas,” dedi alçak sesle.
“Buyrun?”
“Sizin büyük bir hayranınızım…” Degas şaşırdı, Paris’te belli bir sanat çevresi dışında bilinmiyor, resimleri satmıyordu. Bu alelade adam onu nasıl tanımıştı ki?
“Öyle mi?”
“Evet, balerin resimleriniz bir harika! Aslında ben de sizin gibi ânları yakalıyorum ama bir farkla benimkiler son ânlar.”
Degas elindeki pastel boyaları bırakıp “Nasıl yani?” diye sordu. Dupont masaya fotoğrafı bıraktı.
“Ölüm fotoğrafçılığı, Montmarte ve Pigalle’in arka sokaklarındaki evlerde, hastanelerde…”
“Ama neden ölülerin fotoğraflarını çekiyorsunuz?”
“Aileleri istediği için…”
“Biraz detay verir misiniz?”
“Daha çok çocuklar, oyuncaklar, çiçekler içinde. Makyaj yapılarak hatta annelerin kucağında uyuyormuş gibi poz verilerek çekilen resimler bunlar. Kazancım fena değil, sizin burada kazandığınızdan çok daha fazla elbette.”
Degas cevap vermedi. Gözleri masanın üzerindeki pastel tozlarına takıldı. Birkaç ay önce aynı pastellerle çizdiği balerin eskizini hatırladı. Onu sattığında aldığı para ancak iki öğün yemeğine yetmişti. Dupont sesini alçaltarak devam etti.
“Siz çiziyorsunuz ben fotoğraflıyorum. Ya da sadece siz çiziyorsunuz.” Degas derin bir nefes aldı. Gözlerinde o meşhur alaycı pırıltılı bakış belirdi.
“Siz ölüleri güzelleştiriyorsunuz, bense yaşayanları çirkinlikleriyle resmediyorum…”
“Bir düşünün balerinleri provalarında değil de cenaze töreninden önce çizeceksiniz.”
“Bilemiyorum, ben hareketi severim… Hareket yaşamdır…” Degas ikna olmuş görünmüyordu. Ama paraya da çok ihtiyacı vardı. Sigarasını yakarken eli hafifçe titriyordu. Eskiden burada otururken garsonlar etrafında pervane olur, hesabı sormadan getirirlerdi. Şimdi on franklık bir porte için kırk takla atıyordu. Babası öldüğünden beri her şey çok değişmişti. Mirasın tamamı erkek kardeşinin kumar borcuna gitmiş, bir zamanlar kendi atölyesinde çalışırken şimdi Café de la Nouvelle-Athènes’in tozlu masalarında pastel boyalarını diziyordu. Geçinmek için sanatını satmak zorundaydı.
“İnsanlar çocuklarından son bir hatıra kalsın istiyor, buna katkıda bulunmak istemez misiniz?”
“Elbette ama ben yaşamdan yanayım…”
“Ölüm de yaşamın bir parçasıdır…” Bay Dupont sustu. Onun suskunluğu üzerine Degas daha fazla uzatmaması gerektiğini anladı. Her gün daha az gören gözlerinin fazla zamanı kalmadığını biliyordu. Loş, karanlık mekânları tercih ediyordu zaten.
“Teklifinizi kabul ediyorum yalnız üç şartım var: Benim ismim hiçbir yerde geçmeyecek, kimin resmini çizeceğime ben karar vereceğim, ilginç yüzler ve hikâyeler istiyorum, parayı yarı yarıya bölüşeceğiz.”
“Tamam, Bay Degas. Hemen yarın akşam başlayabiliriz. Yardımcım Emile sizi almaya gelir.”
Her şey ne kadar hızlı gelişmişti. Daha dün günlük ihtiyaçları için kafelerde resimlerini satmaya çalışıyordu. Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamazdı ve planlı yaşamak yerine şaşırarak devam etmek daha zevkliydi.
Montmarte’ın yokuşunu çıkarlarken, Emile hızlıca bilgi verdi. İzbe bir apartmanın üçüncü katındaki küçük dairede ailesiyle yaşayan genç balerin Lucie tüberkülozdan ölmüş. Evin geçim kaynağı Lucie imiş.
Eve girerken, Degas yüzünü saklayan şapkasını hiç çıkarmadan, doğruca kızın odasına geçti, koku dayanılacak gibi değildi, camı açtı, orada bulunan yegâne sandalyeye oturup hızla çizmeye başladı. Kız, mum gibi solgun yüzüyle kurumuş bir manolyayı andırıyordu. Belli ki son zamanlarda iyi beslenememişti. Degas, bu aileleri iyi tanırdı. Operadaki bale provaları bitince onları yaşlı erkeklerle buluştururlardı. Kızların yüzündeki o bedbaht ifadeyi bilirdi. Lucie de farklı değildi. Kurtuldun yavrucak diye fısıldadı. İşini bitirdiğinde içeri Dupont ile yardımcısı Emile girdi. Fotoğraf makinesini hazırladılar, cam plakaları taktılar. Flaş yandığında odaya dolan ışıkla Lucie bir an canlanmış gibi göründü. Çıkmadan yaptığı resmi, Dupont anneye teslim ederken kadının ağlamaklı sesini duydu:
“Ah, bayım, bana yavrumdan o kadar kıymetli bir hatıra bıraktınız ki, sağ olun, çok sağ olun…” Şişkin zarfı uzattı.
“Komşularımız bizim için aralarında para toplamış buyrun istediğiniz miktar burada.”
“Acınızı paylaşıyorum hanımefendi, küçük Lucie huzur içinde uyusun,” diyerek zarfı aldı.
Aşağı indiklerinde, üçlü serin Paris akşamında derin bir nefes aldılar. Yaşadıklarının ağırlığı altında ezilmişlerdi. Böyle bir şeyi tekrar yaşamak çok zordu ama bir gecede üç yüz frank da az para değildi. Degas, kafe köşelerinde kazandığı on franklarla ne kadar daha devam edebilirdi? Ya Emile? Paris’e üniversite okumaya gelmiş, eğitimi için çalışmaya ihtiyacı vardı.
Aradan aylar geçti, işler giderek açıldı, özellikle gizemli ressamın pastel boya ile yaptığı resimleri dilden dile dolaşmaya başlamıştı. Zengin bir bankerin doğum yaparken ölen kızı, Pigalle’de intihar eden bir şarkıcı, Saint-Lazare Hastanesi’nde vereme dayanamayan küçük çocuklar. Degas her seferinde gördüğü gerçeği çiziyor, Dupont ise bu gerçeği dayanılabilir kılıyordu. Fakat içlerinden birine kazandıkları para yetmemişti.
Ressam, sabah alışkın olmadığı bir gürültüyle uyandı. Dışarıdaki kalabalık ona sesleniyordu. Perdeyi hafifçe aralayıp dışarıya baktı. Gazeteciye benziyorlardı. Kapıdan sepetteki ekmek ile gazetesini aldı. Le Figaro’nun kapağında Lucie’nin resmi vardı: “Paris Opera’sının Gizli Ölü Sevicisi Mösyö Degas” başlığı atılmıştı. Koltuğa çöktü. Gözleri karardı. Düşünceler aklından hızla geçip gidiyordu…Gazeteyi tekrar eline aldı, okumaya başladı: “Şehrin gündelik yaşamını konu alan resimleriyle bilinen yetenekli ressam Degas, toplumsal ahlaka tamamen aykırı bir şekilde cansız çocuk bedenlerinin son ânlarını çizerek ailelerin acısının üstünden para kazanmaktadır. Bu sanatsal tahrifat mezar soygunculuğuyla eşdeğerdir….”
Daha fazla devam edemedi. Hangisiydi bunu yapan? Emile mi Dupont mu? Hemen onunla yüzleşmeliydi. Evden çıkabilmek için karanlığın çökmesini bekledi. Dupont’un atölyesinden içeriye girdiğinde her şeyi anladı, içerisi darmadağınıktı, Emile, bütün parayı alıp kaçmıştı. Dupont yıkılmış bir şekilde masasında oturuyordu.
“Mösyö Degas çok üzgünüm, negatifleri gazeteye satmış, sizin isminizi de veren o, size karşı çok mahcubum…”
“Olmayın Mösyö Dupont, nereden bilecektiniz ki?” Fazla söze gerek yoktu, her şey ortadaydı. Degas sessizce oradan ayrıldı.
O günden sonra retinopati hastalığı hızla ilerledi. Dünya artık bulanık ışık lekelerinden ibaretti. Fırçayı eline aldığında ucunu göremiyordu. Birkaç denemeden sonra pastelleri de kenara fırlattı. Balmumu heykellere geçmeye karar verdi. Artık eserlerini görmeden dokunarak ortaya çıkarıyordu. Küçük Dansçı’yı yoğururken mırıldandı, “Sen beni görmüyorsun ama ben de seni…” Yıllar önce yaşadığı skandal unutulmuştu ama ihtiyar ressam evden dışarı adım atmıyordu. Bir öğleden sonra kapısı çaldı.
“Merhaba Mösyö Degas ben Le Figaro’dan Lucas Bernard.”
“Sizinle işimiz yıllar önce bitmişti sanıyorum…”
“O olayda sizin suçunuz olduğunu sanmıyorum bayım, bunu konuşmak için geldim, eğer kabul ederseniz.” Yaşlı adam bir süre tereddüt etti. Genç gazetecinin meraklı bakışları evin köşesinde duran küçük kız heykeline takıldı.
“Bunu siz mi yaptınız?”
“Evet.”
“Tam bir şaheser.” Degas, sanki yıllardır bu cümleyi bekliyordu, “Buyurun içeri geçin,” dedi. Lucas’ın yanındaki fotoğrafçı ilk iş heykelin resmini çekti.
“Bu esere isim verdiniz mi?”
“On dört yaşındaki küçük dansçı.”
“Çok etkileyici, ilk defa kumaş kullanılmış bir heykel görüyorum.”
“Tütü eteği olmayan balerin olmaz değil mi?” dedi Degas hafifçe gülümseyerek, yüzünde yılların yorgunluğu ama aynı zamanda gurur da okunuyordu.
“Elbette. O olaydan sonra hiç kimseyle konuşmadınız, şimdi anlatmak ister misiniz?”
“Bu heykelde ne görüyorsanız, yıllar önce provalarda da durum aynıydı. İyi beslenmeyen, bakılmayan, aç bırakılan, istismar edilen küçücük çocuklar…”
“Ölü resimlerinde de bunu mu anlatmaya çalıştınız?
“Her zaman…”
“Bu olan biteni bir yazı dizisine dönüştürmek isterim. Kabul eder misiniz?”
“Olur. Gerçi siz gazeteciler de yıllar önce Dupont’un yaptığı gibi insanların duymak, görmek istediğini yaparsınız ya.”
“Söz veriyorum Mösyö Degas öyle olmayacak.”
“Göreceğiz genç adam.” Lucas, fotoğrafçıya işaret etti ve flaş patladı.
Zeynep Öztekin Yıldırım




Yorumlar