top of page

Öykü- Özlem Oral Gürdal- Kurumuş Kökler

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 2 gün önce
  • 7 dakikada okunur

Uçak nihayet iniyor. Bekliyorum. Ayaklarımı sıkı sıkı basıyorum. Ellerim koltuğun iki yanında. Ne zaman bindim, ne zaman ellerimi bu koltuğun kenarlarına iliştirdim hatırlamıyorum. Arkaya bakıyorum, hıncahınç dolu. Kucağımda sırt çantam, üst bagajda bavulum. Sadece bu kadarım. Bir bilet, bir bavul, bir de sırt çantası. Bilir miydim böyle döneceğimi? İçimde umudum, hasretim, yıllardır ezgisini tekrarladığım eksik bir ağıt. Yerine alışmayan, sürekli depreşen kaygım. Aklım çocuklarda. Ne yapıyorlardır şimdi? Yemeklerini yemişler midir? Küçük ben olmadan zor uyumuştur. Gözyaşlarım, ateş gibi yanaklarımdan süzülüyor. Uçağın tekerlekleri yere değdiği anda içimde güm diye bir şey patlıyor. Sıkıca kavradığım bavulumu ayaklarımın dibine koyuyorum. Kapının açılmasını sabırsızlıkla bekliyorum. Dakikalar geçmiyor sanki. Gözlerim kapalı. Saymaya başlıyorum. Bir, iki, üç… Önlerdeyim neyse ki… Titreyen ellerim karışıyor birbirine, sanki kavgalılar.

Uçaktan kendimi atar atmaz peçemi çıkartıp, eşarbımı bağlıyorum. O esnada elim üstümden çıkarılmayı bekleyen pileli çarşafıma gidiyor. Bunca sene alışamadığım, yaşamımı hep ikiye bölen uyumsuz kovalamaca. Çarşafım siyah bir yol çizgisi. Nereye sapacağı belli olmayan. İsteksiz, keyifsiz, karalar içinde. Acıyan gözlerle bana bakıyor. Bir çırpıda çıkarıyorum üstümden. İçinden çıkansa unuttuğum biri. Ayaklarım benden önce davranıyor. Beni yirmi yıl öncesine götüren bacaklarımdaki gayreti düşünüyorum. Toy heyecanım, nasıl da bedenime vurmuş. Şaşırıyorum o vakitlerdeki gülen gözlerime. Küçükken uğurladılar beni. Ne çok sevmiştim. Çocuk kalbim işte. Mutlu olacağımı sanmıştım. 

Koşar adım çıkışa doğru ilerliyorum. Bir solukta kapıda olmalıyım. Uzun sürüyor temiz havaya kavuşmam. Birden duruyorum. Arkama bakıyorum. Elimde tuttuğum siyah çarşafı sırt çantama hınçla sıkıştırıyorum. Etrafıma bir daha bakıyorum. Suçlu bir çocuk gibi. İçim ürperiyor. Başımdan kaymış gitmiş örtümü toparlıyorum. Dış hatlar gelen yolcu kapısındayım. Gerçekten Ankara’da mıyım? Hiç değişmeyen bu acı ayaz içimi üşütüyor. Kaç zamandır düşünüyor, hayalini kuruyor, bu görüntüyü resmediyorum zihnime. Dönüşümü tasarladıkça uyku tutmadı. Islattığım yastıklar sırdaşım oldu kaç zaman.

Hızla kapıdan çıkarken ablalarımı görüyorum. Soluğum kesiliyor. İlk önce tanımaz gözlerle bana bakıyorlar. Onlara ısrarlı bir şekilde bakınca gözlerimiz buluşuyor. Yıllar üzerlerine nasıl da yağmış. Füsun ablam ne kadar da kilo almış. “Dur önce bi bakayım sana,” deyip beni kendine doğru çekiyor. Kollarına atılıyorum. Necla ablam kısacık beyaz saçlarıyla kıpırdamadan duruyor hemen arkasında. Boğazından zorla sıyrılarak çıkmış, güçsüz bir fısıltıyla, “Hoş geldin,” diyor. Ani bir sarılmayla kollarımız çözülüveriyor. Hâlbuki uğurlanışım nasıldı buradan! Yolcu edilişime kıyasla yetim bir samimiyet var şimdi hepsinde. Üstünkörü bir hâl hatır sormadan sonra Necla ablam ağırlığını önemsemeden bavulumu alıyor. Arabaya doğru ilerliyoruz. Her zamanki o mesafesiyle, kuşku dolu gözlerle, “Çocuklar nerede?” diye sorunca bir an duraksıyorum. “Getiremedim, olmadı,” deyip dudaklarımı ısırmaya başlıyorum. Kaşını kaldırarak “Nasıl yani? Anlamadım!” diyor hızlı hızlı. Bavulun sapını çekiştirerek önden yürümeye başlıyor. Adımlarında bir kızgınlık, bir ilgisizlik olduğunu seziyorum. Sadece bilmek ister gibi.

Yol boyunca şehrin değişip dönüşmüş siluetini şaşkınlıkla izliyorum. En son babamın ölümünde, yıllar önce gelebilmiştim. Genişleyen caddeler, bulvarlar, ışıklandırılmış tuhaf binalar, alışveriş merkezleri… Eski bir şehir, yeni maskesinin altında eziliyor sanki. Beni karşılayan bir ışık yumağı olmuş koca şehir. Hayli geç olmasına rağmen trafik yoğun, şehir de ağzına kadar insanla dolu. Ne kadar büyümüş. Arabayı kullanan Necla ablam radyoyu açıyor. Dikiz aynasından bana bakarak, “E, yalnız da geldin, şimdi ne yapacaksın?” diye soruyor. Yüzündeki endişeli hali görebiliyorum. “Bilmiyorum, bir hal çaresine bakacağım işte,” diyorum. Susuyoruz.

Bizim semtin karanlık sokaklarını otomobilin farlarıyla yarıp geçiyoruz. Sessizlik büyüyor aramızda. Arabanın içi radyonun yükselip alçalan sesleri ile doluyor. Önde oturan ablalarımın meraklı, sorgu dolu bakışlarını görüyorum. Bazen de kırık dökük cümlelerde özlemlerini duyar gibi oluyorum. Daha doğrusu duymak istiyorum. Ama daha çok ikisini de bezmiş görüyorum. Yorgunluğunu dışa vurmak ister gibi derin bir nefes alıyor Necla ablam. Eve varmak üzereyiz. “Bu sokaklara ne olmuş böyle? Önceden de böyle miydi? Hatırladığım kadarıyla eskiden ışıl ışıldı.” “Çok doldu artık buralar, eskisi gibi kimsenin de ilgilendiği yok,” diyor Füsun ablam. Çocukları düşünmeden edemiyorum. Bir an çıkmıyorlar ki aklımdan. İçimde hep bir merak hep bir endişe… Yok olmuyor. Derin bir iç çekiyorum. Uzaklık içimde bir yara. Bir an evvel onları yanıma almanın bir yolunu bulmalıyım. Peki, ama nasıl? Bu belirsizlik içinde her nefesim ağırlaşıyor. “Sokağın başına geldik herhalde değil mi? Aynadan kaşını kaldırarak, “Tanıyamadın tabii, kaç zaman oldu. Tahmin edemedin giderken öyle kolay gelemeyeceğini,” deyince Necla Ablam susuyorum gözlerimi kısarak. Camın ardından etrafı seçmeye çalışıyorum. Sokağın pencereleri karanlığa gömülmüş. Uykuya hazırlanan evler, mahzunca bana bakıyor. Kimi içine çökmüş, kimi kederli, kimi ayakta kalmak için kendine yeminli, kimi de dirayetli bir ana gibi.

Gözüm sokağın başındaki emlakçıya takılıyor, ablamın dediğine göre bakkalın yerine gelmiş. Ortaokul yıllarımızda bir grup arkadaş bakkala, şen kahkahalarımızla doluşur, yiyecek içecek alır, evin yamacındaki düzlüğe çıkardık. O düzlükten eser kalmamış. Bir koşu gidip evin ekmeğini, elimde bir kapla, yoğurt mayası alırdım. Veresiye yazdırırdık. Annem eksik etmezdi sütü, yoğurdu. Masaya oturduk mu o masada yer kalmazdı. Hele bayramlarda annemin yaptığı o kadayıf dolması. Erzurum usulü. Babamın işi nedeniyle dolaştıkları Anadolu’dan ne lezzetler doldurmuş çıkınına annem. Teyzemler, kuzenlerim de geldi mi bayramın içinde bir bayram daha olurdu. “Köşedeki o bakkala ne oldu peki?” Füsun ablam, “Bakkal hakkın rahmetine kavuştu, oğulları da bir süre çalıştırdı ama baş edemeyince kapattılar,” dedi. “Her şey bu kadar değişmişken, o nasıl ayakta kalsın ki!” dediğimde cevap veren olmadı. Hatırlıyorum filelerin içinde birbirine bağlanmış, tentenin direğine asılmış o rengârenk plastik topları…

İniyoruz arabadan. İs kaplamış kömür kokulu mahallede omzumda sırt çantam, elimde küçük bavulumu sürüklüyorum. Aşınmış yolda tekerleklerin tıkırtısının yankısıyla eve doğru ilerliyoruz. Kapı değişmiş. Duman rengi karaya evrilmiş. Yokluğumun yasını tutar gibi. Ablalarım arkamda, ittiriyorum demir kapıyı. Kapının kolu kar yağmışçasına buz. Yerinden kalkmıyor. Takatimin kalmadığını, gücümün yetmediğini fark ediyorum. Etrafıma bakınıyorum. Ben buradayken ne coşkundu bu bahçe. Babam saatlerini içinde geçirirdi. Otlarını ayıklar, düzenler, çim olmazsa tekrar ekerdi. En çok da sağ köşedeki limon ağacıyla uğraşırdı. Uğraştığına da değerdi. Mis kokusu merdivenlerden içeri süzülüp mutfağa kadar gelir, evi tavaf ederdi. Sulama işini kimselere yaptırmazdı babam. Şimdi solmuş, kurumuş, hüzünlü bir bahçe.

Zili çalıyorum. Şimdi bu kapıda çocuklarımla olmak vardı. Gözümün nemi bir türlü kurumuyor. Beklediğim birkaç dakika, ayrı geçirdiğim yıllara denk. Geceye yol alırken içerden usul usul kapıya yaklaşmakta olan adımları duyuyorum. “Çocuğu uyutuyorlardır,” diyor Necla ablam. Bir süre sonra neyse ki kapı açılıyor. Erkek kardeşim Ahmet’le eşi karşılıyor bizi. Sarılıyoruz. Eşiyle tanışıyorum. Kaşı gözü belirgin bir kız. Güzelce. Evin sahibi gibi duruyor. “Hoş gelmişsin abla, mutfaktaydım yetişemedim, kusura kalma beklettik,” diyor. Çok istediğim halde gelememiştim düğünlerine. Mahcup bakıyorum. Arkasından annem geliyor. Hatırladığımdan daha kısa, kamburlaşmış, zayıflamış. Upuzundu. Simsiyah saçları vardı, kar yağmış saçlarına. Çocuğu ayağında sallıyormuş, anca yatağına koyabilmiş de gelebilmiş. Annemin “Hani çocuklar nerede?” sorusu karşısında bir off çekiyorum. Sarılıyor bana. Beni tam göğsüne yerleştiremeden ayrılıyoruz. Oracıkta ağlıyorum. Annem hafifçe nemlenen gözlerini siliyor. Başını uzatıp arkasına bakıyor, gözlerini açmış bir halde tekrar soruyor.

“Çocukları getireceğini söylemiştin n’oldu?”

“Olmadı, sonra getireceğim,” diyorum. Omzumdaki sırt çantasını bırakır bırakmaz hemen evi dolanıyorum. Üst kattaki odalara çıkıyorum. Lambaları yanmıyor. Patlamış ampulü öylece kalmış. Bu iki katlı evin her yanını nasıl da doldururduk. Mutfak çeşmesinin başında duran o kişi benim. Görüyorum kendimi. Gülen gözlerimi hatırlıyorum. Eşyaların arasından süzülürcesine. Babam her birimizin odasını özenle yapmıştı. İşten gelir bir de evin inşaatında çalışırdı. Becerikli elleri vardı. En ince ayrıntısına kadar ilgilenmişti. Şimdiyse bazı odalar kullanılmıyor. Hâlâ o günlerin heyecanı dolanıyor duvarlarda.

Aşağı iniyorum ağır adımlarla. Kardeşimin yeni eşyalarıyla annemin eski eşyaları bir araya gelince kocaman salon küçülmüş, daralmış. Koltukların tam karşısında bir soba, için için yanıyor. İki katlı bu büyük ev, haliyle zor ısınıyor. Salonun o ölgün ışığı altında oturuyoruz. Duvarlara bakıyorum. Gelinin düğün resimleriyle dolu. Siyah beyaz aile fotoğrafımız solgun bir çiçek aralarında. Çocuk aklımla o zamanlar anlamazdım. Çok sonraları düşündüğümde annemin bütün derdi Ahmet’ti. Bir türlü bize sıra gelmezdi. Onun gözünde üç kız, bir oğlu etmezdik. Şimdi kardeşim Ahmet hasta. Rahatsızlığına rağmen art arda sigara içiyor soğururcasına.  Zayıflamış, alnı açılmış. Parlayan beyazları yarım gülümsemesine engel olurcasına. Uzun zamandır çalışmıyormuş. Gittiği geldiği işlerde de dikiş tutturamamış. En son bir kurye şirketinde çalışmış, çıkartılmış. O da bilmiyormuş ne yapacağını. Babamdan kalan emekli maaşıyla annem döndürüyormuş bu evi, ablalarımın da desteğiyle. Hasretle aradığımda uzun uzun onu anlatırdı bana. Sonraları aramalarım giderek azaldı.  

Annem, “Çocukları nasıl bıraktın, niye getirmedin?” diye soruyor tekrar. Biliyor nedenini ama yine de ısrarla soruyor. Getiremediğimi, izin verilmediğini, oranın katı kurallarının nasıl da bizi sıkıştırdığını bilmez mi? O zamanlar da böyleydi. Suratım asılmışsa, içime kapanmışsam anlamazdı.  Erkek kardeşimden vakit kalırsa fark ederdi bizi. “Baban demişti sana o zamanlar kızım, çok sürmez, diye ama sen ne yaptın ettin kimseyi dinlemedin, rahmetli biliyordu böyle olacağını,” diyerek gözlerini dikiyor bana. “Yirmi yılı geçti, çekiyorum, dayandım. Yetmez mi? Telefonda kaç defa söyledim sana, bir yolunu bulup döneceğim, yapamıyorum dedim.” Ellerimi kucağımda kilitliyorum. Bir daha hiç açmak istememecesine. “Anla beni… Bir daha dönemem o eve! Çocukları da alacağım yanıma,” diyorum. “Nasıl olacakmış o kızım! Delirdin mi sen? O adam rahat bırakır mı seni?” diyerek kafasını kimsenin izlemediği televizyona çeviriyor. Peş peşe sigara yakıyor. Kül tablası iki üç saatin içinde doluveriyor. Annemin bakışları yakınlaşırken uzaklaşır gibi! Birlikte yaşadığımız zamanlara göre şimdi daha sinirli. Gözlerimi kocaman açmış bakıyorum. Ablalarımın üzerine gözlerim değiyor. Füsun ablam elleriyle dizime dokunuyor yavaşça “Yorgunsun şimdi hadi yarın devam ederiz,” diyerek beni susturuyor. Ahmet, tenhalaşmış ağzıyla, çaresiz önüne bakıyor. Eşi, köşeden beni izliyor. Onun bile anneme benden daha yakın olduğunu hissediyorum.

Saat iyice ilerleyince ablalarım evlerine gitmeye hazırlanıyor. Kardeşimin eşi, bana uzun zamandır açılmayan odayı hazırlamış, yatacağım yeri gösteriyor. Herkes tek tek dağılıyor. “Allah rahatlık versin,” diyerek odama geçiyorum. Kapının tam karşısındaki yatağa uzanıyorum. Yatak da öyle sert ki ne yana dönsem bilemiyorum. Su almak için kalkıyorum. Odadan çıkıp koridora geçerken çocukken yattığımız odaya giriyorum. Füsun ablamla ranzanın üstünde sen mi yatacaksın ben mi kavgası yapardık. Annem her zamanki kararlı duruşuyla sonlandırırdı hırgürü. Şimdi kullanılmayan eşyaların konduğu bir depoya dönüşmüş. Duvardaki resimler indirilerek, atıl halde duran kolilere dayanmış.

Bir bardak suyla odaya dönüyorum. Perdeleri aralayıp içeri sızan ay ışığına bakıyorum. Yorgunum. Yatağın ucuna ilişiyorum. Dizlerimi kendime doğru çekip düşüncelere dalıyorum. Buradan ayrılırken ne beklemiştim ki? Bütün işimi gücümü bırakıp bu adamın peşinden giderken hayatımın daha iyi olacağını mı? Bir erkeğin yanında gölge olarak kalacağımı hiç hesaba katmamıştım. Ya da anne dırdırından, baba baskısından mı kurtulmaktı? Farklı yerler, yeni yaşamlar mı görmekti amacım? Ya şimdi? Dışarıda esen rüzgârın şiddeti içimi acıtıyor. Dallarımı uzatmaya çalışırken köklerimin kurumakta olduğunu görüyorum. Tarumar bahçe emsali kuru bir bağ bile yok aramızda. Görüyorum. Yalnızlığımı tuz buz etmedikten dertleşemedikten sonra kör bir sevgiye bel bağlayamam. Artık burada daha fazla kalamam. Sessizce çantamı ve bavulumu alıp koridoru geçiyorum. Dış kapıyı açıp kendimi sokağa atıyorum. Uçaktan indiğim zamanki özgürlük hissiyle aynı şey hissettiğim. Korkusuzca karanlık sokağa doğru yürümeye başlıyorum.


Özlem Oral Gürdal

 
 
 

Yorumlar


bottom of page