top of page

Öykü- Ümit Ahmet Duman- Kumandanın Gölgesi

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 21 Oca
  • 4 dakikada okunur

"Cansu, Nihat, minnoşum!"

Gürleyen sesim, evin gri ve kayıtsız duvarlarında yankılanıp hızla sönümlendi. Kendi sesimin cılız yankısı bile bana, içinde bulunduğum boşluğun dehşetini hissettirmeye yetiyordu. Sanki bağırışım, akustik bir boşlukta sönmüş, tüy kadar hafif kalmıştı. Elimdeki kumanda, evet, o lanet olası kumanda... Ağırlığı plastikten ibaret olsa da, o an zihnimde kayıp bir hazinenin anahtarı, kaybolan iletişim köprüsünün son tuğlasıydı.

“Nerede şu kumanda yahu? Her akşam aynı dert. Topu topu haftada üç gün maç izleme zevkim var, her gece her gece kumanda kovalamaktan ne zevk bıraktınız ne de eğlence, yahu!”

Salonun ortasında, yüzümde teatral bir acı ifadesiyle duruyordum. Dışarıdan bakıldığında kabul ediyordum, sıradan, belki birazcık da aksi bir babaydım; kumanda peşinde koşan. Ama iç dünyamda, o kumanda, televizyon ekranına sığdırdığım futbolun gürültüsü, inanın bu dilsiz evde yakalayabildiğim tek gerçek gürültü, tek gerçek hayat ritmiydi. Geri kalan her şey, her gün biraz daha derinleşen bir sessizlik uçurumuydu.

Salonun loş ışığında, cam sehpanın üzerindeki toz tabakası bile, evin terk edilmişliğini fısıldıyordu. Çocuklarım ve eşim, Ayşe, yani benim taktığım zarif takma adıyla "minnoşum" fiziksel olarak bu evin içindeydik. Seslerimiz ince duvarlarımızın arkasından sızıyordu; Nihat’ın kulaklıklarından gelen patlama sesleri, Minnoşumun sabun köpüğü kokulu elleriyle yerleştirdiği bulaşıkların tıkırtısı ve kızımız Cansu’nun telefon klavyesinden çıkardığı seri tıklamalar. Hepsi bir arada, ortak bir yaşamın değil, bireysel meşguliyetlerin senfonisini oluşturuyordu.

"Zaten birbirimizin yüzünü görmez olduk, bırakın da adam gibi maçlarımı seyredeyim. Hepiniz meşgulsünüz tabii: Minnoşumun her geceye ikişer üçer dağılmış dizileri, oğlanın internette uluslararası adam öldürme savaş oyunları, zavallı kızımın da aşk zamanı olduğundan kafalar bir karış havada, hatta bulutlarda," diye söylenerek aslında öfkemi değil, teslimiyetimi dile getiriyordum. Eşimin dizileri, Nihat’ın "dijital savaşları", Cansu’nun "bulutlardaki çetleşmeleri"... Hepsi, beni, ailenin reisi ve merkez direği yapması gerekirken, kenara itilmiş bir figüran hâline getirmişti. Onların dünyaları renkli, sesli ve hareketliydi. Benim dünyam ise, kumandası kayıp bir televizyon ekranı gibi, siyah ve hareketsizdi.

"Çetleşmelerinden ne ders ne de doğru dürüst bir aile sohbeti kalmadı. Ben de ne yapayım, en kolayına, maçlara sığındım işte."

Bu itirafım, bir yenilgi bildirgesiydi. Futbol, benim için artık bir tutku değil, bir sığınaktı. Konuşamamamın, dinlenemememin yarattığı soğukta üşüyen ruhumu ısıtan tek sobaydı.

Yemek zamanımız, günün en kritik anıydı. Sadece kumandanın hüküm sürdüğü salonda değil, hep birlikte oturduğumuz sofrada dahi yalnızlık keskinleşiyordu.

“Yemekler derseniz, ayrı bir dert! Ben etin her türlüsünü severim; kız vejetaryen mi, neyim olmuş. Et yemediği gibi, et yiyenin masasında da oturmuyor, sanırsın hayvan boğazlıyorum.”

Kızım Cansu’nun vejetaryenliği, sadece bir beslenme tercihi değildi. Bu, benim yani baba figürünün geleneksel değerlerine, rahmetli dedesinin "Erkek dediğin günde iki öğün et yemeli," felsefesine karşı açılmış sessiz bir feminen ideolojik savaştı. Babamın otoriter ama sıcak sesiyle büyümüştüm. O yani rahmetli babam, evde etsiz tencere kaynatmazdı; sebzeyi "komik gıda" sayardı. Şimdi ise, masada bir cepheleşme var; kızımın tabağı ile benim tabağım arasında görünmez bir sınır. Neyse ki şimdilik yanıma değil, sadece masada karşıma oturmaya dayanıyor, bu küçük direnişin dahi ne kadar değerli olduğunu bilerek.

Ardından gelen çorba meselesi, bu sessiz dramın absürt perdesiydi.

“Son zamanlarda bir de çorbayı höpürdetmeme taktı tüm aile. Ne yapayım yahu, çorbanın tadı da öyle çıkıyor: Höpürdete höpürdete!”

Çorbayı höpürdetmem, özgünlüğümün, bastırılamayan son kişisel keyfimin sesiydi. Bu ses, sessizlik ve düzen takıntısı içinde boğulan modern aile ritüelinde bir isyan notası olarak algılanıyordu. Onlar, sessizliği ve hijyeni dayatırken, ben, çorbayı höpürdeterek hayatın kaba, ilkel ama gerçek tadını yakalamaya çalışıyordum.

“Masaya henüz diğer aileler gibi ayrı ayrı oturmuyoruz, çok şükür. Ama yüz teması beklemeyin.”

Sofrada toplanmak, sadece ebeveynlerimden kalan bir alışkanlığın kırıntısıydı. Minnoşum, yorgunluğun ve evin görünmez yükünün altında ezilmiş bir halde, yüzlerimize dahi bakmadan, adeta bir savaş yorgunu asker gibi çorbayı dağıtıyordu. Hızlı hareketlerle, robot misali. Çocuklar, telefonlarının sanal ekranlarına gömülü, çorbayı bir enerji içeceği hızında bitirip ikinci kap yemeği talep ediyorlardı. Onlar için yemek, bir ritüel değil, adeta yaşamı sürdürmek için sıradan bir şeydi.

Çorbamı yavaş yavaş içerken, eşimi gözlemledim: “Minnoşum çorbasını sıcak içmediği gibi, evliliğinin ilk günlerindeki sohbeti başlatma cümlelerini de kuramaz olmuştu.”

Minnoşumun çorbası benzeri evliliğimiz de buz gibiydi. İlk günlerin heyecanıyla masayı canlandıran "Bugün işte neler oldu biliyor musun?" gibi cümleler, şimdi yerini tek laf etmeden geçen bir sürece bırakmıştı. Yemeklerimiz, çok şükür bir arada ancak göz göze gelmekten uzak, yas masası benzeri bir acele içinde, bir an önce bitirilmesi gereken bir görev gibi geçiyordu. Bu masa, artık sevgi alışverişinin değil, kaçınılmaz bir zorunluluğun mekânıydı.

Yemek bitip de, günün her saati işgale uğrayan salondaki televizyonun yanına geçtiğimde, o kaçınılmaz sorunun tekrar belireceğini biliyordum: Kumanda nerede? Tam bu düşüncelere dalmışken, kapı zili çaldı.

“Kapı çaldı. Herkes odasında tabii, ben koştum kapıyı açtım.”

Bu an, yalnızlığımın ve ailedeki kopukluğun zirveye çıktığı andı. Herkes kendi sanal kozasına çekilmişti. Kapı zili, dışarıdaki gerçek hayatın kapımızı çalmasıydı ve onu karşılayacak tek kişi, ne yazık ki bu evde kendini en çok "yabancı" hisseden bendim.

Karşımda, o tuhaf, yeni nesil figür: Siyah deri montlu, sağ kulağında üç küpe, keçi sakallı, yeni moda saç traşlı bir genç. Tipik bir "gençlik kampı" sakini. Genç, selam vermeden, edepsizce sordu: "Cansu nerede?"

İçimden bir ses, "Beybaba diyecekti, zor tuttu kendini," diye mırıldandı. Toplumsal nezaketin dahi yok olduğu bir çağdı bu çağ.

Cevabı, içindeki acı gerçeği ifşa ediyordu: "Ne bileyim oğlum, odasındadır herhâlde..."

Bu cümle, sadece kapıdaki gence değil, kendime ve evime söylenmiş bir itirafnameydi. Birbirinin nerede olduğunu bilmeyen bir aile! Kopukluğun, yabancılaşmanın en bariz göstergesi.

Zihnimde hızla geçmişe bir sıçrama yaşandı. Kendi gençliğime, Minnoşumla olan aşkıma: "Nerede bizim gençliğimiz? Minnoşumu evlenmeden önce topu topu iki kez gördüm: Bir, üç arkadaşla bir pastanede; bir de aşk yolunda kısa bir yürüyüşte. Sonrası evlilik."

Aşkımız, zor kazanılmış, uzun bir sabrın ve toplumsal kuralların ardından gelen bir zaferdi. Şimdi ise, çocuklar odalarına çekiliyor, akşama kadar telefonda muhabbet ediyor, sonra çabucak sıkılıp birbirlerini postalıyorlardı. Evin içi, gözümde, dışarıdan gelen tanımadık gençlerin gelip geçtiği, duygusal sorumluluğun olmadığı bir "gençlik kampı" gibiydi.

Hafifçe gülümsedim. Neyse ki Nihat, hâlâ sanal savaşın kanlı düzlüklerinde oyalanıyordu. Daha henüz bilgisayar oyunlarından kafasını kaldırıp aşk oyunlarına girmedi de oradan biraz rahatız.

"Ama ablası ayıptır söylemesi, bir flörtöz çıktı, benim bile başım döner oldu."

Bu durum, beni hem endişelendiriyor hem de ironik bir şekilde gençliğimdeki yasak aşk heyecanını hatırlatıyordu. Ancak o heyecan, şimdiki kayıp duygumla karışınca, geriye sadece derin bir hüzün kalıyordu.

Kapıyı yavaşça kapatırken, kumandanın hâlâ kayıp olduğunu fark ettim. Salonda yalnızdım. Televizyon ekranı, yansıtacağı görüntüyü bekleyen dev bir ayna gibiydi. O aynaya baktığımda, ne futbolun coşkusunu ne de ailemin yüzünü görüyordum. Gördüğüm tek şey, modern dünyanın karmaşasında kaybolmuş, kumandası elinden alınmış, yalnız bir adamın yansımasıydı.

Kumandayı bulmak zorundaydım. Zira o, sadece kanalları değiştiren bir araç değil, bu evin sessizliğinden kaçış kapımın tek anahtarıydı.


Ümit Ahmet Duman

 
 
 

Yorumlar


bottom of page